An Education: Anglo-saxon Versus Francophone, London or Paris?

Paris mi Londra mı? Böyle bir seçimle karşı karşıya kaldığımızda  sanırım çoğunluğun seçimi Paris’ten yana olacaktır. Bunun nedeni Paris ve Londra’nın insanların kafasında yarattığı imgelemeden kaynaklı. Paris her zaman güzel restoranları, caféleri, sokakları, ferforje balkonları, yazarları, şairleri, bohem hayatı, zerafeti ile anılır. Fransız chansonları, sineması, mutfak kültürü pek çok insanı büyüler. Chanel, Louis Vuitton kadınların gönlünde çoktan taht kurmuştur. Londra ise sisler altında yağmurlu ve bol bulutlu bir şehirdir. İnsanları içine kapalıdır. Zaten İngilizlerin mutfak diye bir şey bildikleri de yoktur. Sadece fish& chipstir yedikleri patates püresi ve haşlanmış et en ayrıcalıklı yemekleri konumundadır. İngiliz kadınları zarafetlerinden ziyade kışın sandalet ayakkabı ve mini etek giydikleri ile bilinirler. Bilinen tek zarif İngiliz kadını Lady Diana’dır. Ayrıca İngilizler holigandır. İki içinde sapıtmak adettendir. Zaten bu ada insanları kıta Avrupasının insanlarına da pek benzemezler. Uzak ve soğukturlar.

Hazırlık, ortaokul, lise derken çocukluktan ergenliğe, ergenlikten de yavaş yavaş erişkinliğe adım attığım yıllarda Fransızca eğitim veren bir okulda okumuş olmam sebebiyle benim de yukarıda anlattığım algılama modellerine uyum sağlamam beklenebilirdi aslında. Oysa ki Tevfik Fikreti bitirdiği gün nerede ise davul zurna çaldıracak kadar mutlu olan ben, o kadar çok Fransa seyahatine de rağmen bir türlü ne Parise  ya da Fransaya karşı içimi ısıtamamışımdır. Bunun kesinlikle sanki Fransayı beğenmiyor gibi algılanmasını istemem. Güney Fransayı ne kadar çok sevdiğimi daha önceki seyahat yazılarında yazmıştım zaten. Ama Paris bana hep biraz taş ve gri gibi gelmiştir. Eyfel kulesinin tefesinden bakında çok bakımlı bir mezarlıktan farkı yoktur aslında benim gözümde. Bana göre Londra’daki parklar Paris’te yoktur.

Bu yazıyı yazmamın sebebi, dün iş yerinde okuduğum bir makalenin ardından evde izlediğim Oscar En İyi Film Adaylarından biri olan “An Education” filmi oldu. Makale bizim okulun hocalarından melek Fırat’ın ATAUM’un çıkardığı aylık bültenin Benim Avrupam bölümündeki Akdeniz Avrupası yazısıydı. Çok içten, çok hoş bir blog yazısından farklı olmayan bu yazıyı okumaya başladığımda Melek Hoca’nın öncelikle şu satırları çok dikkatimi çekti:

“Avrupa sanatını, müzeleri gezerek öğrendim; sokaklar hiç yabancı değildi, yemekler çok tanıdıktı ve hep bana ait bir yerdeymişim duygusu yaşadım. Ama galiba en cazip olan bu ülkeleri gezerken hissettiğim hafifleme duygusuydu. Türkiye’den temel farkı kimsenin sizinle ilgilenmiyor oluşunun getirdiği rahatlamaydı. Kimliğin ağırlığını taşımamanın keyfi hiçbir şeyle kıyaslanmayacak kadar mutluluk vericiydi.”

Bu satırları o kadar özümsedim ve sanki benim ağzımdan çıkmış hissine kapıldım ki yazıyı heves ve heyecanla okumaya devam ettim. Ne var ki yazının sonlarına doğru benim için epeyce şaşırtıcı şu satırlara geldiğimde içimde de bir nevi kızgınlık peydah oldu. Parisi sevene bir itirazım yoktu ama bence Londra sırtını nehre dönmüş, sokaklarında hayat güneşin batmasıyla biten bir şehir tanımlamasını hakletmiyordu. Sonuçta aslında kızacak bir şey de yok, herkesin Avrupası farklı olduğu için böyle bir yazı dizisinin başlatılmış olduğu ortada.

Akşam eve gelince Oscar filmleri dizisine devam etmek için bilgisayarımdaki filmlerden birini rastgele seçtim: An Education. Film Londralı 16 yaşında çalışkan mı çalışkan güzel mi güzel  bir kızın 30lu yaşlarda bir düzenbazla olan ilişkisi, bu ilişki için Oxford hayallerinden vaz geçmesi ve sonra da hüsrana uğraması ama yine de sonunda doğru yolu bulması ile alakalı. Bence film kesinlikle Oscarlık bir film değil. Kıssadan hisse şeklinde oku da adam ol, eşek olma diyor. Hadi Jenny’i geçtim ama David’in abartılı tavırları karşısında aptala dönen anne babaya bayağı sinir oldum. Filmin en beğendiğim tarafı müzikler ve kıyafetler oldu. Şaşırttığı şey ise özellikle gündüz okuduğum makalenin de etkisiyle, teenager bir kızın Paris, bohem hayat, ve Fransızca tutkusu oldu. Kızımız Paris’te oturacak, siyah giyecek, her akşam jazz klüplerinde gezecek, nefis yemekler yiyecek, konserlere gidecek… 

İşte tüm bunlar aslında tüm şehirlerin, ülkelerin, mekanların  kafamızda nasıl anlamlandırıldığı ile alakalı. Bazıları pazarlama konusunda diğerlerinden daha iyi olunca farklı gerçeklikler de yaratılmış oluyor. Fransız mutfağına kimsenin diyecek sözü yok ancak, dünya artık o kadar küçüldü ki dünyanıntüm büyük metropollerinde aynı ürünlere rastlamak, benzer mekanlar bulmak, birbirine yakın insanlar bulmak mümkün. En iyi yemekleri Londra’da, İstanbul’da, Vietnam’da, Tokyo’da yemek de, en şaşalı moda defilelerini Milano ve New York’ta izlemek  de mümkün. Büyük yazarlar, yönetmeler dünyanın her ülkesinden çıkıyor. O yüzden en iyi pazarlayan en çok bilinen, sevilen ve aranan haline geliyor….

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s