99 Francs

Pazar günü evde oturmuş kafamdaki olumsuz düşünceleri hasır altı edip kendime olumlu bir düşünce seçmeye çalışırken, elim bilgisayarın videolar bölümüne gitti.  Orada durup duran videolar arasından birini seçtim. Adı 99 Francs olan bir Fransız filmini izlemeye başladım. Film bitti kütüphaneye gittim okumadığım nerede ise 70’e yakın kitap arasından 2001 yılından bu yana kütüphanemde duran ancak benim okumadığım filmin konusu olan kitabı gördüm. Kitabın ismi 3.900 TL fiyatı 3900000 TL idi. Yazarı Frédéric Beigbeder 1965 yılında Paris’te doğmuş. On yıl dünyanın en ünlü ajanslarında reklam yazarı olarak çalışmış. Sonra da kitabın ilk sayfasında  söylediğine göre istifa etmekten korktuğu için, üstüne üstlük istifa ederse epeyce yüklü bir miktar olan tazminatını alamayacağı için bu kitabı yazmış.  Böylece patronu kendisini işten atacak, o da konfor içinde hayatını sürdürmeyi başaracakmış. Ancak bir kaç sayfa sonra daha samimi bir itiraf geliyor yazardan.

“Olur da bu kitap çıkarsa, kıçıma tekme yemek yerine zam alacağım. Size anlatacağım dünyada eleştiri  hazmedilir, küstahlık teşvik edilir, muhbirlik ödüllendirilir, karalamalar önceden planlanır.”

Ne demişler  “reklamın iyisi kötüsü olmaz”.

Kitabın başında suçluyu korumak için isimlerin değiştirildiği şeklinde bir ibare var. Çok ilginçtir ki filmde de kitapta da baş kahraman Octave Parango’nun reklam kampanyası üzerinde çalıştığı firmanın adı Madone. Bu isim bende nedense Türkiye’de de Fransa’da da son derece ünlü bir marka olan Danone’yi hatırlattı.  Kim bilir belki de isim benzerliğidir sadece.

Kitabın Jan Kounen tarafından yönetilen filmi ise bir intihar sahnesi ile başlıyor. Octave bir gökdelenin tepesinden atlamaya hazırlanırken bize sıkı bir diskur çekiyor. Kendisi reklamcı ve bize her boku satan adam. Bize asla sahip olamayacağımız şeylerin hayalini kurduruyor. Gökyüzü hep masmavi, kadınlar hep güzel. heryerden photoshop akıyor. Arabamızın markasına, giydiğimiz elbiseye o karar veriyor. Bizi yenilik bağımlısı yapıyor. Bir o kadar da mutsuz olmamızı istiyor. Çünkü mutlu insanlar tüketmiyor. Alışveriş bizi daha aç hale getiriyor. Doyumsuzluğumuzun derecesi artıyor.  Böylece kendimiz değil üzerimizdekiler ve sahip olduklarımız ön plana çıkıyor. Biz ise bir ürüne dönüşüyoruz. Bir nevi Fight Club ortamı.

Octave, süt ürünleri satan dev firma, çekilecek bir yoğurt reklamı, kendisi gibi kafası dumanlı iş ortağı Charlie, güzeller güzeli Sophie, hayallerini gerçeğe dönüşen Tamara….

Octave ve Charlie, Paris’te ortamdan ortama sekerek, kokain partilerinde kendilerinden geçmekte, güzel kızlar, güzel arabalar, çılgın partiler ve sıkıcı toplantılar arasında yuvarlanıp gitmektedirler.

Ta ki Octave şirketteki güzel Sophie’yi fark edene kadar… Çılgınca bir aşka tutulurlar…. Buldukları her köşe başında sevişirler… Ta ki Sophie hamile kalana kadar… Octave tam bir serseri gibi tepki verir kızın beklenmedik hamileliğine… Bu arada Yönetmen Jan Kounen farklı dil din ve ırktan erkeklerin aynı duruma verdikleri aynı tepkileri eğlenceli bir dille bize sunar.

 

Sophie ortadan yok olur… Octave kendini yine  alemlerde bulur…  Uyuşturucu, alkol ve Tamara’nın kollarında teselli arar…

 

Ancak bu zamanlarda bile Sophie’nin hayaleti Octave’ın peşini bırakmamaktadır…. Sophie, Octave ile kızlarının ultrason görüntülerini Octave’a yollar… Bu Octave’ın kızını son görüşüdür. Uyuşturucu ve alkol yüzünden bu kız bebek de Octave’ın peşini bırakmaz.

 

Sonunda sıra filmin başından beri arka planda izlemeye devam ettiğimiz reklam filminin çekimine gelir. Ancak Octave senaryo konusunda Madone yoğurtlarının sahibi ile farklı düşünceler içerisindedir.

Sonuçta parayı veren düdüğü çalar hesabı, yoğurt kralının dediği olur. Bu arada Tamara da reklam yıldızı olmuştur. Yaşadığı hayatın manasızlığına gün geçtikçe inanan Octave alternatif  bir reklam filmi daha çeker. 

Çekimlerin ardından Charlie, Tamara ve Octave  üçlüsü dağıtmaya devam ederler. Şehrin göbeğinde, ışıklarda beklerken yan arabadakilerle yaptıkları uyuşturucu pazarlığı cidden evlere şenlik bir sahnedir.

Bizimkiler, uyuşturucunun da etkisiyle, çarptıkları yayaları bonus zannedip şehrin sokaklarında çılgınca araba sürerler. Bu arada her biri birer çizgi film karakteri olmuşlardır.

Filmin sonu burada ikiye ayrılır… Eh artık gerisini de anlatmayayım da size de izleyecek bir şey kalsın…

Film güzel ancak abartmaya da gerek yok… Bir yandan reklamcılık sektörünü yerden yere vururken, reklamını yapmaya devam ettiği kesinlikle doğru. Kim istemez neyin moda olacağına karar vermeyi? Peki moda bizi bu kadar etkiliyor mu?

İzleyin, hatta bence varsa kitabını da okuyun 🙂

1 comment

Add Yours

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s