Aşk Tesadüfleri Gerçekten de Sever-Sevgililer Gününe Özel Yazı

Sevgililer Günü, Anneler, Babalar günü gibi suni, ticari kaygılarla pompalanan kutlama günlerinden hoşlanmıyorum. Sevgililer günü diye bir gün kutlanmasına da, 364 gün sevgilisinin, karısının, kocasının kıymetini bilmeyenlerin tek bir günde, basma kalıp hediyelerle birbirini şımartıyor gibi yapmasına da karşıyım. O yüzden şimdiye kadar bu konu ile ilgili hiç bir şey yazmadım.  Ancak, bu sene bir istisna yaparak  çok hoş detaylarla dolu bir tanışma ve evlilik hikayesini sizinle paylaşmaya karar verdim. Ben yazarken çok keyif aldım, umarım siz de çok keyifle okursunuz.

Mevsimlerden yaz,  günlerden ise  Cuma.  Hani haftanın en güzel günü olan Cuma.  Genç, uzun boylu, esmer bir adam. Hafif çakır keyif.  Spor giyinmiş, başındaki şapka güleç yüzünü gizleyememiş.  Arkadaşları ile sık sık gittiği pubdan içeri girer. İçerisi kalabalık.  Canlı müzik içerideki müşterilerin kanını kaynatmakta. Adam bir süredir yalnız. Kimisi uzun süren, kimisi gelip geçen çok sayıda ilişkisi olmuş, ancak hala tam aradığını bulamamış. Yaşadığı  gönül maceralarından bir kısmı kadınlara duyduğu güvenin sarsılmasına neden olmuş.  Dışarıdan verdiği umursamaz görüntünün aksine kıskanç ve sadakat konusunda takıntılı ruh hallerine girip çıkabiliyor.

O gece arkadaşları ile birlikte dışarı çıkarken çok bir beklentisi yok. Biraz dans, bir kaç kadeh içki, sonra ev ve rahat bir uyku. Şansı açıksa belki bir kaç kızla muhabbet. İşte hepsi bu.  Dans etmek en sevdiği şeylerden biridir adamın. Eğlenirken dünyayı takmaz umuruna. Çok eğlenene çok baktıklarını bilir.  O bakışların hepsinin takdir dolu olmadığının da farkındadır. Bilir ama yine de kınayan, gıpta eden, beğenen, beğenmeyen ya da ne düşüneceğini bilemeden kararsız şekilde merakla izleyen bakışları umursamaz.

İçeride eskiden tanıdığı yüzlerle selamlaştıktan sonra, bara yaklaştı. O sırada barda oturan iki kıza da ellerini uzatarak sordu: “Hanginiz dansedeceksiniz benimle?” Kızlardan biri  -biraz da çocuğu başından savmak için- eliyle diğerini göstererek :”O geldiğinden beri dans etmek istiyor dedi.” Diğer kızla göz göze geldiler. Kız kendisine uzatılan eli geri çevirmedi. Zaten bütün hafta bunalmış ve yorulmuştu.  Aslında sadece hafta değil, hayat genel olarak yorucuydu.

Üç beş yıl önce deli dolu, hayata sıkı sıkı tutunan biri iken, kendisinin de nasıl olduğunu anlayamadığı bir şekilde, işkolik ve  disiplin bağımlısı birine dönüşmüştü.  İş dışındaki hayatını öylesine boşlamıştı ki davetlerin gününü şaşırıyor, arkadaşları ile buluşmalarını erteliyor ve bu kısır döngünün içerisinde yuvarlanıp gidiyordu. O akşam da yine günler karıştırarak, yaza hoşgeldin partisi veren arkadaşının evine bir gün erken gitmişti. Apartmandaki sessizlikten durumda bir gariplik olduğunu anlasa da, kapıyı açan kimse olmayınca yaptığı hatayı anlamıştı. Üstüne üstlük partiye kendisi ile birlikte gelmesini teklif ettiği kız arkadaşına da rezil olmuştu. Dışarı çıktıktan sonra erken saatte  eve dönüp, kendini daha da beter hissetmemek için kız arkadaşına:”Haydi gel gidip bir yerlerde bir şeyler içelim” dedi.

İşte gittikleri pubda bara yaklaşarak kendisine elini uzatan,  hiç tanımadığı, ancak pozitif enerjisini daha ilk kapıdan girdiğinde hissettiği adamın elini tutarken aklından tek bir düşünce geçiyordu:  ” Bazen dizginleri bırakmak lazım”.

Dans ettiler, sonra bir daha ettiler, sonra bir daha, bir daha. Sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlardı da dans ederken atacakları adımları, dönüşleri ezbere biliyorlardı.  Bir ara adam kıza yaklaşarak “Sen nesin? Nasıl bir kadınsın? diye sordu. Kızın cevabı hazır, basit ve klişeydi: ” I am your angel ”  Bu defa adam sordu “For tonight?”  Kadın bu defa defa daha klişe bir cevap verdi: “Forever”.  Bara döndükten sonra kısa bir sohbetin ardından adam bu defa kadına “Facebook kullanıyor musun?” diye sordu. Kadın: “Facebook  yerine sana telefon numaramı vereyim” dedi.  Adam asıl sormak istediği telefon numarası olduğu halde doğrudan konuya girmeyip facebook adresi istemeyi tercih etmişti. Kadın ise facebookta bütün şeceresini ortaya dökmektense, telefon numarasını verip, istemediğim numarayı açmam hesabı yapmıştı. İki tarafın da kafasındaki başkaydı ancak sonuçta telefon numaraları alınmıştı.

Takip eden günlerde adam kadını aramaya, kimi zaman romantik, kimi zaman  eğlenceli mesajlar atmaya devam etti. Ancak o geceki büyülü dakikaların o gecede kaldığına inanan kadın adamın bütün şirinliklerine rağmen nuh deyip, peygamber demiyor, bütün ısrarlara karşın yeniden buluşmayı reddediyordu.

Sonunda adam bir kahve için kadını kandırdı. Buluştular, ancak oturdukları cafenin ortamı biraz resmiydi. Rahatlığı seven, kasıntı ortamlardan hoşlanmayan adamdaki huzursuzluğu hisseden kadın başka bir yere gitmeyi teklif etti. Yeniden ilk tanıştıkları pubın yolunu tuttular. Adam müzisyendi ve  o akşam kadına şarkılar dinletti, eğlenceli hikayeler anlattı. Kadın kendinden çok fazla bahsetmedi ancak adamı merak ve ilgi ile dinledi. Ama yine de yaşam tarzları, hayata bakış açıları ve daha kafasında sıraladığı pek çok farkı düşünerek, adamın iddia ettiği gibi onlardan bir çift olamayacağını söyledi. Kadına göre en iyisi arkadaş olmaları sevgililik mevzusunu da bir daha açmamaları idi.

Ancak adamın ikna olmaya niyeti yoktu. Kadın hayır dedikçe adam bu hayırların aslında evet olduğu hissine kapılıp daha da ısrarcı oluyordu. Öte yandan kadın da günün beklenmedik saatlerinde kendini arayıp, neşeli bir sesle halini hatrını soran, birbirinden orijinal günaydın mesajları ile uyanmasını sağlayan bu adama karşı ilgisiz kalamıyordu.

Aradan iki hafta geçti. Adam bu defa kadını kendi hazırladığı bir sofrada, şehrin ışıklarına karşı bir  akşam yemeğine davet etti. Kadın önce yine hayır dedi.  Ancak telefonda 45 dakika süren ikna konuşmasının ardından inatlaşmaktan bıkarak kalkıp şehrin öbür ucunda adamın kendini beklediği eve gitti.

Sofra basitti, ancak güzel ve  samimiydi. Şaraplar açıldı ve ardı ardına kadehler yuvarlandı.  Sohbet koyulaştı.  O gece adam anlattı. Kadın dinledi. Adam anlatı. Kadın güldü. Adam anlattı. Kadın hüzünlendi. Yaklaşık 3 saatin sonunda kadının yelkenleri suya inmeye başlamıştı. İndi yelkenler.  Ama şaraptan, ama adamdan!  Kadının adamla arasına ördüğü görünmez kalkan eridi birden. O gün güneş doğarken adam bir kez daha elini kadına uzatarak sordu: “Tamam mı?” Artık birlikte miyiz? Kadın gülümsedi, gecenin yorgunluğu, yeni yeni asfaltı, çiçekleri, kuşları ısıtan güneşin parlaklığından kısılmış gözleriyle “Evet ” dedi.

Bu “Evet” cevabı kısa süre sonra resmiyete de döküldü. Ne de olsa hayat kısaydı. Hızlı karar verdiler.  Evlendiler. İmzaları atarken gözlerinden mutlulukları okunuyordu. Çünkü bu daha başıydı hikayenin. Önlerinde koca bir ömür, birbirlerini ve kendilerini keşfedecekleri, birlikte büyüyüp, yaşlanacakları güzel bir yolculuk vardı.   Birlikte çok eğlendiler,  çok hüzünlendiler, görüşemediklerinde özlediler. Hayatın kıymetini, her nefes aldıkları dakikanın değerini bildiler ve bu kadar şanslı olduklarına dua ettiler. Birlikte sofralar kurdular, eşlerini dostlarını ağırladılar, dağıttılar, topladılar, hasta olduklarında birbirlerine baktılar, güneş, yağmur, kar, buz demeksizin şehrin sokaklarını arşınladılar,  tiyatrolara, konserlere, tatillere gittiler. Ömrün kısa olduğunun bilinciyle her fırsatı değerlendirirler.  Bu arada sıkıntılar yok muydu? Tabi ki vardı. Kavgalar ettiler. Bazen kıskançlıktan, bazen de  birbirini yeni tanıyan iki insanın birbirini sınamasından.. İlişkilerinde acı tatlı, tuzlu, baharatlı herşey vardı, ancak toplama bakıldığında herşey baldı. İşte bu yüzden, hiçbir şeyi içine atamayan, sevgilerini de sinirlerini de açık açık söyleyen bu deli kadınla deli adam her geçen gün birbirlerine daha çok bağlandılar.

Onlar hala birlikteler ve çok mutlular… İşte tam da evliliklerinin yıldönümü olan bu günde bana hikayelerini yazma ayrıcalığını verdiler.  Gökten üç elma düştü. Biri bu hikayeyi yazanın, biri okuyanların, biri de bizimle paylaşan güzel çiftin başına… Mutlu olun mutlu kalın efendim ve lütfen sevginizi, sevgilinizi yılda bir gün değil her gün hatırlayın.

7 comments

Add Yours
  1. lepdens

    İnsanlık tarihinin başlangıcından beri gökten elmalar düşer fakat insanlık bir türlü dersini alamaz ve hep aynı hataya düşerler. Güvenmek en büyük insanlık suçudur.

    • Epicurious

      Merhaba Özgür, hiç anlayamadığım bir şekilde wordpress senin yorumunu spam kutusuna atmış. Geç olsada farkedip okuyabildim ve bu güzel sözler için çok teşekkür ederim 🙂 Dergiler yayınlar mı bilemiyorum çünkü sanırım mutlu hikayeler değil ama biraz daha buruk hikayeler daha çok okuyucu buluyor. Yine de cesaret verici sözlerin için çok teşekkürler:)

  2. Epicurious

    Merhaba Lepdens,
    Bu yazının üzerine yorumunu okuyunca biraz şaşırdım zira fazla karamsar geldi bana. Bence sonunda üzülmek de olsa inanmakta fayda var. Zaman zaman hepimizin kötümserliğe sürüklendiği durumlar olabilse de toplama baktığımızda bence herşey güzel aslında.

    • lepdens

      Merhaba Epicurious,

      Yazdığım yorumu “kötümser” kavramına rahatça sokabiliyor olsak da aslında “gerçekçi” kavramına dahil etmek bence daha doğru bir yaklaşım olur. Fikrime göre en büyük yanılgılardan bir tanesi, hayatın içerisinden örnekler alırken bunları belirli kesitler halinde aldığımızı unutup bütünün de bu keside uygun olduğunu düşünmemiz. Başımıza gelmiştir; birisiyle tartışırken söylediğimiz bir cümleyi alır ve tek başına kullanır. O cümle tek başına o kadar farklı bir anlam ifade eder ki biz bile söylediğimize pişman olacak raddeye geliriz. İşte bir kesiti bütüne yaymak buna benziyor.

      Tabi bunu yapmamızın en büyük sebeplerinden bir tanesi günümüzde her şeyin idealize edilen haliyle bizlere sunulması. Filmler, diziler, kitaplar, haberler, röportajlar vs.. Bunların hepsi bize idealize durumlar sunuyor. Filmde başrol çocuk fedakarlık yapıyor, kendinden veriyor ve sonsuza dek mutlu yaşıyorlar. Başrol kız kendisini aldatan erkeği affetmiyor, affedemiyor. Erkek dünyaları veriyor, uğraşıyor, çabalıyor. En sonunda aşkını ispat ediyor ve sonsuza dek mutlu yaşıyorlar.

      İşte burada problem başlıyor. İzlemek, dinlemek, okumak bizi besler. Daha ileri boyutlu düşünürsek, bizi şekillendirir. Yapacak çok şey yok, hollywood bizi böyle besliyor. Her şey idealize olmuş durumda. Kesitler, hiç bir şekilde bütünü yansıtmaz. Yansıttığını düşündüğümüz vakit, bu idealize durumun bizi tatmin edip gerçeklerden uzaklaştırmasına izin verdiğimiz andır.

  3. Epicurious

    Sevgili Pınar,
    Ben de kendim yazdığım halde bu yazıyı dönüp dönüp okuyasım var. İşin güzel olan tarafı hikayenin uydurma olmadığını, gerçek olduğunu biliyor olmak değil mi 🙂 Hepimizin sevgililer günü kutlu olsun 🙂

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s