Amman’da dopdolu bir gün

Kale ve çevresi

Sabah otelde uyanıyoruz. Kahvaltımızı ediyoruz. Hava güneşli, ışıl ışıl. O günü Amman merkezde geçireceğiz. Çok büyük bir heyecan yok içimizde, bir önceki gün Jerash gibi muazzam bir Roma şehrini gezmişiz, o gün de Amman’da sokakları görüp, şehir içindeki önemli noktaları ziyaret edeceğiz ama dediğim gibi beklentimiz büyük değil.

Amman tıpkı İstanbul gibi yedi tepeli bir şehir. Bu tepelerden birinin üzerinde Jabal Al Qal dedikleri Amman kalesi bulunuyor. Amman da Jerash gibi on dekapolis şehrinden biri ve Romalılar dönemindeki ismi Philadelphia. Şehrin sarı görüntüsü aslında hem iklimin etkisi hem de kullanılan taşların renginden kaynaklı. Kireçtaşı tüm binaların dış kaplamasında kullanılan malzeme, bu da bizim karşımıza sarı /sepha renklerinde manzaralar çıkarıyor. Kurak, kavruk, sarı bir şehir. Ancak tepeye çıkıp da şehir tiyatrosunun devasalığını görünce haksızlık etme diyorum içimden ve Romalılara bu kadar sağlam yapılar yapıp bu günlere ulaştırdıkları için içimden teşekkür ediyorum. Akdeniz şehirlerinin bu tarih ile iç içe geçmiş hallerini ne kadar çok sevdiğimi düşünüyorum. Bu kalıntılar bize ortak bir geçmişten de haber veriyor. yabancılık duygusunu azaltıyor ve tabi gelip geçicilik konusunda da bize bir hatırlatma yapıyor.

Herkül Tapınağı

Kale üzerinde M.Ö. 2. Yüzyılda Romalılardan kalma bir Herkül tapınağından geriye kalanları görüyoruz. Bizanslıların 5.-6. Yüzyıllarda yaptıkları bir Kilise’ye Müslümanların Amman’da egemenlik kurmasının ardından bir Emevi Sarayı, Camisi ve Hamamı ekleniyor. Tüm tarihi şehirlerde olduğu gibi burada da tüm yeni gelenler eskinin malzemesini alıp, kendi teknolojik bilgisi ve kültürü ile harmanlayarak yeni şeyler inşa ediliyor.

Kale’ye geldiğinizde biletlerinizi aldıktan sonra bir rehber desteği istemeniz mümkün. Ancak burada denk geldiğiniz rehber Jerash’ta ya da Petra’dakiler kadar tatmin edici olmayabilir. Bizim denk geldiğimiz rehber pek iyi değildi.

Herkül tapınağından geriye ayakta kalabilen 10 metre yüksekliğinde sadece iki sütun olmakla birlikte çok görkemli duruyorlar. Geçmişle geleceğin sanki aynı anda aynı yerde yaşandığının kanıtı gibiler. Tapınağın Herkül’e adandığını kalıntıların arasında bulunan çok sayıda Herkül simgeli para sayesinde tahmin edebilmişler. Ayrıca, tapınağın bulunduğu alanda, Herkül’e ait olduğu düşünülen devasa bir heykelin kalıntıları keşfedilmiş. Heykelin yalnızca bir kısmı bulunmuş ancak el boyutundan yola çıkarak tamamının yaklaşık 12 metre uzunluğunda olduğu tahmin ediliyormuş.

Bizans Kilisesi

Hemen yan tarafta Bizanslılardan kalma görece küçük bir kilise kalıntısını görüyoruz. Onun da sadece sütunları ayakta kalmış. Bunlar Herkül tapınağı ile kıyaslayınca epeyce kısa sütunlar. Muhtemelen Tapınağın sütunları kullanılarak inşa edilmiş.

Emevi Sarayı

Ve geliyoruz Kale bölgesinin en görkemli yapısına… Emevi Sarayı… 8. Yüzyılda inşa edilmiş. Hem bir yönetim merkezi, hem de yöneticilerin rezidansı olarak kullanılmış. Geniş bir alana yayılan bir saray burası. Resepsiyon tarzında bir bekleme odası, odalar, depolar ve avlu var. Sarayın resimde görünen görkemli kubbesi yakın zamanda orijinaline sadık kalarak ama onun modern bir yorumu olarak restore edilmiş.

Küçük bir arkeoloji müzesi ve Ayn Gazal heykelleri

Kale’de bir de küçük arkeoloji müzesi var. Müzedeki en dikkat çekici şey Ayn Gazal Heykelleri. Ayn Gazal Amman yakınlarında bir ufak yerleşim yeri. M.Ö. 6.-7. Yüzyıldan kaldığı düşünülen bu heykeller kireçtaşı, alçı gibi son derece kırılgan bir malzemeden yapılmışlar ve terkedilen evlerin zeminlerine kazılmış çukurlara yerleştirilmişler. Boyutları 90 cm’ye kadar çıkabildiği için bu kadar erken bir dönemde yapılmış en büyük heykeller olduğu zannediliyor.

Roma Tiyatrosu

Evet bu heykelleri de gördü iseniz, aşağıya inip yukarıdan izlediğiniz tiyatroya bu defa yakından bakabilirsiniz. Tiyatro M.S. 170 civarında Roma İmparatoru Marcus Aurelius zamanında 6000 kişilik bir dinleyici kitlesi için yapılmış. İster tepeden izleyin, ister içinde oturup izleyin tiyatro binası halen çok görkemli.

Tiyatroya bitişik iki küçük müze var. Bölge kültürü ve etnoğrafyası hakkında bilgi veren müzeler bunlar. Bize çok yabancı değil. Epey tanıdık gelecek şey göreceksiniz o yüzden hızlıca gezip çıkabilirsiniz.

Darat Al Funun

Sabah Antik Amman’ı karış karış gezdikten sonra öğle yemeği öncesinde tiyatrodan hemen sonra Darat Al Funun’a gittik. Burası Arap dünyasından sanatçılara ev sahipliği yapan bir sanat merkezi. İçeride eş zamanlı devam eden farklı sergiler vardı onları gezdik. Burası süs havuzlarının ve ağaçlar arasındaki merdivenli yolların ayırdığı farklı binalardan oluşan bir kültür sanat kompleksi. Ana kapıdan içeri girdikten sonra ne yöne gideceğimizi bilemediğimizi gören bir çalışan bize her gördüğümüz kapıyı açabileceğimizi ve içerisini gezebileceğimizi söyledi.

Bizim seyahat ettiğimiz günlerde, Darat Al Funun Filistin’deki savaştan kaçan sanatçıların yanlarına kendi malzemelerini alamadan evlerini terk etmek zorunda kaldıkları için, Amman’a geldikten sonra bulabildikleri malzemelerle yaptıkları resimleri sergiledikleri bir sergiye ev sahipliği yapıyordu. Boyalarını yanlarına alamadıkları için resimlerini ya nar taneleri ile renklendirmişler, ya da bulabildikleri en basit kalem olan tükenmez kalemle resimler yapmışlar.

Ancak bu sergi tek de değildi. Farklı bölümlerde farklı işleri gezmemiz aşağı yukarı 45 dakika – 1 saat sürdü. Bahçede kediler var, onlara ev yapmışlar bakımlarını üstlenmişler. Güzel bir kafeleri var. Kahveleri güzel. Sessiz, çiçeklerle bezeli bir ortam. Farklı bir Amman görmek istiyorsanız uğrayın, sergileri gezin, güneşli terasında oturun, pişman olmazsınız. İçeride yereller kadar İngilizce konuşan bir kesim de vardı. Hem turistler hem de burada yaşayan yabancıların buraya rağbet ettiğini söylemek yanlış olmaz.

Biz buradan Amman’in downtown denilen bölgesine doğru devam ettik. Yürürken mutlaka kafanızı kaldırıp binalara bakın, çok güzel grafitilerle karşılaşmanız işten değil.

Hashem – Falafel Kralı

Epeyce yürümüş olmalıyız ki kurtlar gibi acıktığımızı fark edince, öğle yemeği için ünlü falafelci Hashem‘e gittik. Muhakkak acıkmış olmanın da etkisi var ama yemek bize gerçekten çok lezzetli geldi. Tahinden yapılmış her şey, humus, mütebbel, fatteh ve adını hatırlayamadığım diğer tahinli mezeler olağanüstü idi. Falafeller tüy gibi kızarmış, sadesinin yanında içi soğan ve sumak dolgulu olanları ilk defa tattık ve bayıldık. Naneli çay bütün Ürdün seyahati boyunca en bayıldığımız şeylerden biri oldu. Her yemekte, yemekten sonra çaysız kalmadık. Hashem’deki yemekler kimseyi kolay kolay mutsuz etmez. Lüks bir yer değil, esnaf lokantası, masalar dolup boşalıyor. Hızlıca yenilip kalkılıyor ama her şey çok lezzetli. Kimler kimler gelip de yemek yememiş ki burada. Duvarlar ünlülerin fotoğrafları ile dolu. Duvarlara dikkatli bakın, Türkiye’den de tanıdık yüz göreceksiniz. 🙂

The Duke’s Diwan

Yemekten sonra meşhur bir künefecinin yolunu tuttuk. Yolda bir meyve sebze pazarının önünden geçtik. sonra tesadüfen benim Ürdün rehberlerinde gördüğüm Amman’ın ilk postanesi olduğu söylenen The Luke’s Diwan’a denk geldik. The Duke’s Diwan, Amman’ın en eski ve iyi korunmuş taş binalarından biri imiş. 1924 yılında yapılmış ve Amman’ın ilk postanesi olarak hizmet vermiş. Daha sonra Maliye Bakanlığı ve 1948’den 1998’e kadar Haifa Oteli olarak kullanılmış. 2001 yılında, Ürdünlü bir iş adamı, binayı yıkımdan korumak amacıyla kiralamış ve “Duke’s Diwan” olarak bilinen bir kültürel mekâna dönüştürmüş ve burası da sanatçıların, düşünürlerin ve şairlerin buluşma noktası haline gelmiş. Sadece yüksek tavanı ve art nouveau tarzı mimarisi buraya uğramak için bir sebep. Balkonundan dışarıya bakıp caddeyi izlemek keyifli.

Bizi burada karşılayan tatlı sürpriz kapıyı açan ve bizi karşılayan hanımın Türkçe konuşması oldu. Maalesef şu anda adını hatırlayamadığım bu hanım o kadar muntazam bir Türkçe konuşuyordu ki kulaklarımıza inanamadık. Ürdün’de Türk dizilerinden Türkçe öğrendiğini söyledi. Daha sonra bunu söyleyen başka insanlarla da karşılaştık ama bu ilk sefer olduğu için tabi epey heyecanlandık. Bu binanın tarihini ondan Türkçe dinledik, çünkü bizimle İngilizce konuşmak istemedi. Pratik imkanı bulduğu için o da mutlu oldu.

Habibah Sweet

Uzun yürüyüşlü bir günün ardından bütün Ürdün sehahatimiz boyunca bize eşlik eden şoför arkadaşımız Wesam bizi şehrin en ünlü künefecisine götürmek istedi. Yine downtown dedikleri bölgede bulunan Habibah’ı önündeki kuyruktan tanıyacaksınız. Bizim künefeden farklı ama bizce daha iyi değil. Çok şekerli ve irmikli bir künefe bu. Bizim bildiğimizden farklı. Bütün Ürdün seyahati boyunca tatlı konusunda yemekler kadar başarılı olmadıklarını düşündük. Ama her damak tadı farklı, kendiniz deneyip görmeniz daha güzel olur.

Jacaranda Images

Şehrin downtown kısmına kalabalık gürültülü sokaklara, kuyumcu, giyim dükkanlarına, geleneksel tarzda kafelere, restoranlara ve hatta meyve sebze satılan pazar yerlerine doydu iseniz artık Amman’ın ünlü Rainbow Street bölgesine geçip oradaki kafeleri deneyebilirsiniz. Ben bu bölgedeki Jacaranda Images ve hemen üst katındaki Books at Cafe’yi çok sevdim. Ürdün’den hatıra olarak, seramik tabaklar, yerel sanatçıların edisyonlu resimlerine sahip olmak ilginizi çekiyorsa uğrayabilirsiniz. Bize buradan bir resim bir de seramik kase düştü.

Um Khalil

Akşama yorgun argın döndük otele. Çok uzaklara gidecek halimiz de olmadığı için otelimizin hemen yanı başındaki restorana kendimizi atıverdik. Şanslıyız ki Amman’daki iyi Lübnan restoranlarından birinin yanı başındaymışız. Bu akşam Um Khalil‘de kendimize bir ziyafet sofrası kurduk. Mezeler, etler çok güzeldi ama özellikle şu portakallı, pancarlı, kırmızı soğanlı roka salatası çok ama çok başarılıydı. Lübnan Mutfağı bence dünyanın her yerinde iyi bir seçenek. Ürdün de kendi mutfak kültüründen ziyade Lübnan mutfağını alıp sahiplenmiş bir ülke ve biz de bundan hiç şikayetçi değiliz.

Biz Amman’a seyahatimizin hem başında hem de sonunda uğradık. Um Khalil’e de bu vesile ile 2 kez gittik. Gidin pişman olmazsınız.

Evet biz bir Ürdün’de bir gününün daha sonuna geldik. Bir sonraki yazıda Amman’dan Güneye doğru gideceğiz. Görüşmek üzere.

Yorum bırakın