Sushi Lab, İstanbul

Geri döndüm dedikten sonra ortalıktan 8 ay kaybolmak bir harika dostum. Her defasında kesin yeniden yazmaya başlamalıyım diyorum. Ama sonra arada ne kadar çok şey oldu bunları oturup nasıl anlatacağım tek tek diye düşünüp, üşenip daha blogun ana sayfasını açamadan vazgeçiyorum. İşte tam da bu yüzden, bu defa başka bir yöntem denemeye karar verdim. Kısa kısa yazacağım. Hatta buna yazmak bile denemez belki de notlar alacağım. Belki zamanla performansım açılır.

Bu Pazar günü Adam ile birlikte harika bir sushici keşfettik. Hepi topu 10-15 metrekarelik bir dükkanda yediğimiz sushilerin tadı damağımızda kaldı. Sushi Lab Beşiktaş Nüzhetiye Caddesinde,  üç, dört masalı mini minnacık bir sushi restoranı. Görebildiğimiz kadarı ile çoğunlukla evlere servis yapıyorlar. Sashimi salatası bir harika. Dragon rollları da olağanüstü. Ben uzun zamandır böyle güzel sushi yememiştim. İster dükkana uğrayın, ister eve söyleyin ama bence mutlaka bir deneyin.

WhatsApp Image 2018-06-04 at 21.00.35

WhatsApp Image 2018-06-04 at 21.00.35 (1).jpeg

WhatsApp Image 2018-06-04 at 21.00.35 (2).jpeg

Samos- Kokkari – Plajlar, Restoranlar ve bonus olarak Manolates

Sabah bir uyanmışsınız, çiçek gibi şahane bir deniz karşılamış sizi, hava sıcak ama nem yok, hafif hafif bir esinti var karşınızda… İşte bizim Samos’ta uyandığımız her sabahın özeti bu cümleler. İstanbul’un neminden sonra bizi ferah rüzgarları ile karşılayan Samos’u sırf bu yüzden çok seviyoruz. Oturduğunuz yerde terlemek diye birşey yok bu adada.  Burası bizim Studio Loukia’da kaldığımız odanın balkonu. Ama akşam üstü denizden dönüp duşunuzu aldıktan sonra akşam içkinizi yudumlamak için birebir. Fotoğrafı odaya girdiğimiz ilk 5 dakikada çektim sanırım, uzun uzun da izledim büyülenmiş gibi. 20170722_134240.jpgŞimdi bu fotoğrafı çektiğim saatten bir kaç saat geri gidiyorum. Kuşadası’ndan bindiğimiz feribot bizi Vathi’de indirdi. Vathi aynı zamanda Samos’un başkenti. Hatta diğer kasabalar Vathi demek yerine Samos Town ismini  kullanıyorlar. Biz Vathi’de hiç zaman geçirmediğimiz için hakkında birşey söylemek zor çünkü Samos’a ayak bastıktan sonra pasaport kuyruğundan çıkar çıkmaz bir taksiye atlayarak ilk konaklayacağımız kasaba olan Kokkari’ye geldik.  Taksi 12 Euro tuttu şoförümüzle çok anlaşamasak da bizi Studio Loukia’ya yakın bir yerde bırakabildi.

Samos dağlık tepelik bir ada ama ben bunu adaya ayak basana kadar pek anlamamıştım. O yüzden kalacağımız pansiyonun deniz kıyısında hatta doğrudan plajda olmasını beklerken  merdiven çıkmak zorunda olduğumuzu görünce bir hayli şaşırdım. Sonunda, valizleri odaya bıraktık, plaj çantamızı hazırlayıp önce henüz kahvaltı bile edemediğimiz için yemek yiyecek bir restoran bakınırken La Casa‘ya oturduk.  Buradaki isten acımış bir ahtapot ve kalamar ızgara bizi epey hayal kırıklığına uğrattı ama manzara şahaneydi.

20170722_142947
mangal isinden acımış güzelim bebek kalamarlar

Bu manzaraya o yemek yakışmadı...Yemeğin ardından moralimizi bozmadan, günü daha fazla kaçırmamak için Kokkari’nin içindeki yerlilerinin Küçük Lemonakia dedikleri plajına yürüdük. Yoldaki manzaralar birbirinden harika. Bu fotoğrafların hiçbirinde tek bir oynama, filtre vs. yok. Hepsi orijinal, gerçek mi gerçek 🙂20170724_111504

20170722_155513.jpg

20170722_160536İşte Küçük Lemonakia plajı. Arkada bir bistro-bar var. akşama kadar salata/tost/makarna tarzında hafif yemekler ve sıcak soğuk içecekler eşliğinde sakin sakin burada takılabilirsiniz. Screen Shot 2017-09-09 at 7.26.10 PMBiz ilk gün akşama kadar burada kaldık hiçbir yere kıpırdamadık, bira – deniz döngüsüne girmemek işten değil. 20170724_124101İkinci gün  gittiğimiz asıl Lemonakia Plajı gerçekten çok güzel bir plaj. Zaten Samos’un kuzeyindeki plajların tamamında turkuaz olmazsa olmaz. Lemonakia Kokkari merkezden yaklaşık 25 dakikada yürüyebileceğiniz bir mesafede. Arabayla 5 dakika sürer. 20170723_110109.jpgLemonakia’dan 500 metre ileride ise Tsamadou plajı var. Plajların her biri birbirleri ile turkuaz renklerini yarıştırıyorlar. Tsamadou Lemonaki’den daha büyük bir plaj ve yan yana dizilmiş birden fazla işletme var bu plajda. Biz çimlik alandaki işletmede oturuyoruz. Plajların hepsi taşlık, bu da dalgaya rağmen suyun her zaman berrak olmasını sağlıyor. Bütün bir günü burada geçirdik, ben hem okudum, hem bira keyfi yaptım, ısındıkça denize girip ferahladım.

20170723_113622.jpgBu tatilde Mirgün Cabas’ın kitabını okudum.  Kitap gazeteci dili ile son derece kolay okunabilir şekilde yazılmış. Plajda bile olsa çıtır çıtır aktı gitti. Unuttuklarımı hatırladım, bazı bilmediklerimi de öğrenmiş oldum. Yakın tarihteki önemli bir senenin iyi bir toparlaması olmuş. Merak edenlere tavsiye ederim. 20170723_120103Plajda bira patates kızartması, hamburger tarzında yiyecek içecek servisi yapılıyor. Daha mükellef bir yemek yemek isterseniz yukarıdaki tavernada da yemek yiyebilirsiniz.   Restorana da, plaja da merdivenle inip merdivenle çıkıyoruz.  Çıkarken söylenmek serbest 🙂20170723_165858.jpgPlajlar tek güzelliği değil tabi adanın. Samos hem çok dağlık hem de çok ormanlık bir ada demiştim sanırım daha önce. Bu dağlık adanın dağ köyleri de var tabi.  Biz iki köyün ismini çokça duyduk Manolates ve Vourliotes.  Biz sadece bir tanesine gidebildik: Manolates. Nefis bir orman yolunun içinden geçerek çıkıyorsunuz köye. Bir an Karadeniz’de miyim? Samos’ta mıyım? diye düşünüp, şaşırıyor insan  gerçekten. Bu arada yol çok dönemeçli bir yol. Epeyce dik bir açıyla döne döne gidiyorsunuz. O yüzden aman dikkat. 20170724_201706 (1).jpgTaş köy evleri, her yerden taşan çiçekler, bu kadar zengin bitki örtüsü olunca arılar da eksik olmuyor tabi. Biz tam akşam üstü gittik hem güneşli hem de mehtaplı halini görelim diye. Bir akşam yemeğimizi de burada yedik. 20170724_201144.jpg

20170724_200236_001

20170724_201825 (1)Bu bölgede pek çok seramik atölyesi de varmış. Bizim gittiğimiz saatlerde pek çoğu kapalıydı. 20170724_214107Burada akşam yemeğini herkesin çok önerdiği AAAda yemek istiyorduk aslında ama gittiğimizde burası hınca hınç doluydu. O yüzden yönümüzü Despina‘ya çevirdik, çok da mutlu bir yemek yedik. 20170724_21375620170724_203123

Gelelim Kokkari’nin diğer restoranlarına. Buranın en ünlü restoranı Meltemi. Biz Kokkari’deki ilk akşamımızda La Casa’da yediğimiz kötü yemeğin pasını ağzımızdan silmek için buraya gittik. Rezervasyonumuz yoktu. Kapıda 15 dakika beklersiniz diyerek elimize bir kadeh rakı tutuşturdular. Bu arada biz ayak üstü İzmir’den gelen bir başka Türk çiftle sohbete daldık, önce onları oturttular ve tam da uzolarımız bitmek üzereyken bizi masamıza aldılar. Kalamar ve ahtapot gibi masamızın kadrolu tabaklarının yanına fotoğrafını çekmeyi unuttuğumuz bir karides saganaki söyledik, sonra suyuna bana bana bir sepet ekmek yedik. Meltemi Samos’a giden herkesin kesinlikle en azından bir defa yemek yemesi gereken bir yer. Servis çok hızlı, yemekler lezzetli, sahilde oturuyorsunuz ve serin serin esen rüzgara karşı lıkır lıkır rakıları götürüveriyorsunuz.

20170722_212322

20170722_212830Barbanyanni nasıl Midilli’nin uzosu ise Samos’un uzosu da Frantzeskos. Ben çok severek içtim. Daha hafif, daha ferah bir içki rakıya göre ve diğer uzolara göre. Öyle ki çaktırmadan epeyce sarhoş edebilir sizi. 20170728_185455

Bir diğer akşam Zakore‘de yemek yedik. Burası aslında bir aile tarafından işletilen bir kasap. Balık restoranlarının yanında iyi bir seçenek, etleri de gayet lezzetli.

20170723_215914

Samos’un uzosundan daha ünlü olan muskat / misket şarapları arasında bizim favorimiz olan da burada. Adını okuyamıyorum ama adadaki tüm marketlerde fiyatı 5.5 ile 6.5 euro arasında değişen fiyatlara satıldığını söyleyebilirim. Fiyat/performans notu 100 üzerinden 100. Giderseniz kapın bir kaç şişe getirin mutlaka.

20170723_212852Kokkari’de tavsiye edebileceğim bir diğer mekan Cafe Del Mar.  Ortamı çok keyifli, tropik de bir havası var karşınızdaki turkuaz denizle birlikte. Biz buraya hem akşam birşeyler içmek için, hem de sabah kahvaltı için uğradık. Yumurtalı bir kahvaltı için ideal. Screen Shot 2017-09-09 at 11.08.59 PM3 gece kaldığımız Kokkari’den sonra istikametimizi Patmos’a çevirdik. Sabahın erken saatlerinde Pythagorion’dan kalkan feribota yetişmek üzere Kokkari’den ayrıldık. Aklımızda Kokkari’nin turkuaz rengi ve sevimli sokakları kaldı.

Bir sonraki yazıda Patmos’ta görüşmek üzere…

20170722_202713

Yunan Adalarında Tatil – Samos ve Patmos : Nasıl gidilir? Nerede kalınır?

Bayram dönüşü 4 çalışma gününü tamamladıktan sonra soğuk algınlığından muzdarip bir şekilde haftasonuna yelken açmış durumdayım. Yazılacak emailler, çözülecek sorunlar, ayarlanacak toplantılar, okunacaklar yapılacak işler listesinde birbiri ardına dizilirken ben hastalık yüzünden haftanın son iki gününü çok da verimli kullanamadım. Ama Pazartesi yine bir yolculuk var o yüzden kısa zamanda toparlanmam lazım.

İstanbul yine her zamanki temposuyla yeni bir sonbaharı karşılamış bile. Her yerde şehre döndük, nerede kalmıştık tadında yazılar, sonbahara övgüler var. Hava bu aralar gıcır gıcır çünkü yazın nefesimizi kesen neme veda etmiş görünüyoruz.

Geçen yazıda, olmadığım aylarda neler yaptığımı biraz özetlemeye çalışmış belli bir yerden sonrasını daha detaylı yazabilmek için özeti yaz başında kesmiştim.

İşte o kaldığım yer tam bizim deniz, kum, güneş tatilimize denk geliyor. Daha önce Midilli ve Rodos’u görmüş ve bu iki adadaki izlenimlerimden daha fazlasını keşfetmek için gereken ilhamı almıştım zaten.  Bu sene plan yaparken asıl hedef Girit’e gitmekti ancak artık Girit’e doğrudan uçuş olmaması, uçak biletlerinin bizim seyahat etmek istediğimiz tarihlerde alıp başını gitmiş olması bizi caydırınca daha yakın alternatifleri değerlendirmeye karar verdik.

Aklımıza ilk gelen Yunan Adası Samos oldu. İlk etapta 7 günlük bir tatilin tamamını bu adada geçirmeye niyetlensek de sonradan Patmos’u da planlarımıza dahil ettik. Ayrıca feribot saatleri nedeniyle bir gece önceden gidip Kuşadası’nda kalmamızın da faydalı olacağını düşündük.  O yüzden Cuma akşamı biraz da işten erken çıkıp saat 5 uçağı ile önce İzmir’e indik. Otele yerleşip bir akşam yemeği yedikten sonra ertesi sabah saat 9’daki feribot’a binmek üzere 8 gibi limana gittik. Tekne planlanan saatten 1 saat 20 dakika sonra kalktı! İndiğimizde beklediğimiz pasaport kuyruğu da cabası! Ama sonunda ulaştığımız şeye değdi.

Kabaca aşağıdaki programı izledik son derece de memnun kaldık. O yüzden size de gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim. Kaldığımız Otelleri de yine burada görebilirsiniz.

KUŞADASI 21-22 Temmuz 2017 – İlayda Avangarde Hotel

SAMOS / KOKKARI 22-25 Temmuz 2017 – Studio Loukia

PATMOS 25-27 Temmuz 2017 – Captain’s House

SAMOS / PYTHAGORION 27-29 Temmuz 2017 – Polyxeni Hotel 

Kuşadası’ndaki otelimiz yeni açılmış pırıl pırıl bir şehir oteli. Kahvaltı dahi edemedik vaktimiz olmadığı için ama oda, yataklar son derece rahattı. Kokkari ve Pythagorion’daki otellerin her ikisi de müthiş deniz manzaralı, temiz kompak pansiyon/otellerdi. Tek ve en büyük sıkıntıları banyoların ve özellikle de duş teknelerinin minyatür boyutuydu. Üstelik her ikisinde de duş perdesi olduğu için banyodan perdeye dokunmadan çıkma çabası gerçekten çok hareketli ve heyecanlı bir duş deneyimi sağlıyordu.  Patmos’taki otelde biraz daha geniş bir odada kaldık. Otel ana caddeye baktığı için deniz manzaralı değil, arkaya bakan daha büyük bir odayı tercih ettik, misler gibi de uyuduk. Burada banyo da dahil herşey olması gereken büyüklükteydi.

Kuşadası’ndan Samos’a giden feribotları iki farklı firma işletiyor:  Barel ve Meander Travel. Kuşadası’ndan kalkan feribotlar Vathi ya da Pythagorion’da duruyorlar. Biz Vathi’ye gidip, Pythagorion’dan döndüğümüz için Meander ile gidip Barel ile döndük. Bir de Ertürk var ki aslında feribot seferi işletmiyor ancak Meander ve Barel’in biletlerini satıyor. Bir yakınımız Ertürk’ten Samos bileti alıp, yanında kapı vizesi başvurusu da yapmıştı bu yaz yakın bir tarihte. Onların biletleri Pythagorion’a idi. Ertürk vize belgelerini Vathi’ye gönderip hem tatillerinin yanmasına, Adadan geri çevrilmelerine ve bir sürü de zarara girmelerine sebep olmuştu. Üstüne üstlük epeyce yalan dolan söyledikleri için yol açtıkları sinir bozukluğu da cabası. O yüzden biz biletleri doğrudan feribot şirketinin kendisinden aldık. Hiç bir sıkıntı ile de karşılaşmadık.

Kuşadası’ndan Samos’a giden tekneler oldukça ufak ve Ege’nin çırpıntılı, akıntılı deniz yollarında fındık kabuğu gibi sallanarak gidiyorlar. Özellikle Pythagorion’dan dönen teknede pek çok yolcu bu sallantı yüzünden epey sıkıntı çekti. Midesi bulanan, başı dönen, fenalık geçirenler oldu.

Samos’tan Patmos’a geçen tekneler ise hem çok konforlu hem de çok hızlı. Biz biletimizi ferryconnection.com‘dan aldık.  Sattıkları biletler Dodekanisos Seaways’a ait. Yine olsa yine onlarla gitmek isterim.  Gerçekten de çok konforlu sorunsuz bir seyahatti. Üstelik aynı feribotlar sadece Samos’a değil adalara uğraya uğraya Rodos’a kadar gidiyorlar. Bir sonraki sene island hop yani o ada senin bu ada benim gezmek istersek bu deniz yolu şirketini aklımda tutacağım. Bizim Kuşadasından geldiğimizin 3 katına yakın bir mesafeyi  yarısından daha az sürede alıyor bu tekneler. 

Patmos Samos’a kıyasla çok daha ufak bir ada. Limanı Skala’da, bizim otelimiz de buradaydı. Adada 20 tane taksi var. Duraktan çağırınca ekstradan 1-2 euro karşılığında gelip sizi bulunduğunuz yerden de alıyorlar. Kıyaslamak gerekirse Patmos  daha zengin bir ada görünümünde, iki adanın enerjisi, bitki örtüsü, plajları birbirinden çok farklı. Bu farklılık bana çok iyi geldi ve ikinisi de ayırd edemeden farklı sebeplerle çok sevdim.

Bir sonraki yazıda, her iki adada da nerelerde yüzdük, nerelerde denize girdik onu anlatacağım. Görüşmek üzere 🙂

Geri döndüm!

1 yıl 3 ay 19 gün! Koşturmacalı günlerle, toplantılarla Ankara-İstanbul seyahatleri, projeler, stres ve yorgunluğun arasını süsleyen seyahatlerle, yeni meraklar, kitaplar, filmler, diziler, sağlıkla ilgili sorunlar, çözümler, yeni kararlar, yeni alışkanlıklar, tutulan ve tutulamayan sözlerle dolu tam 477 gün…

Her Eylül bir milat. Yılbaşı ile birlikte yeni kararlar almaya çalıştığım bir sayfa başı benim için. Bu Eylül’de yeni bir sayfayı çevirirken yeniden yazmaya başlasam ne kadar iyi olur diye düşündüm. Yıllarca en sevdiğim aktivitelerden biri oldu blog yazmak ve okumak. Yazmayınca hayat elbette ki yaşanmışlığından birşey kaybetmiyor ama unutmamak, sonradan dönüp bakınca detayları hatırlayabilmek için önemli. O yüzden yazmadan geçen zaman bazen kaybolmuş hissine de kapılmıyor değilim. Aradaki zamanı nasıl kapatacağımı düşünürken bir özetle başlamaya karar verdim. Biraz ondan biraz bundan bir yazı olacak bu besbelli. Umarım bu özeti ileri de biraz daha açmaya vakit bulup, üşenmeden yeni yazılar eklerim.

Aradan geçen bu 15 aylık sürede Adam’la birlikte bol bol seyahat ettik.  Geçen yıl Eylül ayında seramik kursuna başladım, 29 Ekim 2016’da bu defa cidden sigarayı bıraktım. Çok koşturmacalı bir dönemi ardımda bıraktım ama daha fazlası önümde duruyor. Buna üzüleyim mi sevineyim mi pek karar veremiyorum. Bu zaman zarfında bizim evde en çok konuşulan konulardan biri yurtdışına taşınmalı mı taşınmamalı mı oldu. Henüz bir karara varabilmiş değiliz. Karar versek şu anda bir yere gidebilme durumumuz da yok ama karar vermek her işin başı tabi. Zira biz İstabul’a da böyle gelmiştik. 🙂 Bu yıl iş stresi ile başetmek için kendime pencereler açıp alanlar yaratmaya çalıştığım bir yıl oldu. Bol seyahat ve seramik en iyi arkadaşlarım oldu bu süreçte. Daha önceki yıllara kıyasla spor da hayatımda daha çok yer alabildi. Ama hala yeterli değil ve daha fazlasını yapmak eminim bana çok iyi gelecek. Gelelim buralardan uzak kaldığım 477 günün bol seyahatli özetine…

2016’nın 19 Mayısında  İzmir’e uçtuk. Burada hem arkadaşlarımızla buluştuk hem de çok uzun zamandır ziyaret etmek istediğimiz Efes Antik Şehrini gördük. Kumrucu Şevket, Reyhan Pastanesi, Meyhane Piero’da kendimize ziyafet çektik. Efes’te bir rehberle birlikte gezdik ve gerçekten çok şey öğrendik. Eğer imkanınız varsa Kuşadası ve Selçuk merkezli rehberlik hizmeti sunan firmalardan birinden mutlaka destek alın. Sokaklarda yürürken Efes’in görkemli günleri gözünüzde canlanıveriyor.

IMG_20160521_140601.jpgHaziran’da iş için İsrail’e gittim. Tel Aviv’in yanında, Kudüs’ü, Lut Gölünü, çölleri görme şansım da oldu.

Tel Aviv tam bir Akdeniz şehri iken, Kudüs çok efsunlu, kendine has çok güçlü karakteri olan bir şehir hissi yarattı. Kudüs’ün enerjisini sanırım Roma ile kıyaslayabilirim şimdiye kadar gördüklerim arasında.

IMG_20160607_151926Tel Aviv

IMG_20160610_073310.jpgKubbet-üs-Sahra, Kudüs

PANO_20160609_122540.jpgYeniden Diriliş Kilisesi, Kudüs

Israil ve Ürdün’ü ayıran Şeria nehrinin Türkiye kıyısından Ürdün’e baktım. İsa Peygamberin vaftiz edildiğine inanılan bu yerde her iki ülkeden ziyaretçiler ayaklarını kendilerine ayrılan işaretlenmiş bölümlerde suya sokarak şifa buluyorlar. Uzansalar birbirleri ile el sıkışacak mesafedeler. Sınır dedikleri şeyin ne kadar yapay olduğunu gözünüzle görmeniz için birebir bir tecrübe.

Temmuz’da tatil için Kaş’a tatile gittik. Çoğu vaktimizi dalgıç teknelerinde geçirdik. Dalmak için değil, yüzmek için 🙂IMG_20160619_172404.jpgKaş’ın ardından biraz da Ayvalık’ta yazlıkta vakit geçirdikten sonra yine İstanbul’un yolunu tuttuk. IMG_20160704_162555.jpgAğustos’ta bu defa ilk Karadeniz seyahatimizi yaptık ve yeşille büyülendik. Havuza dönen Uzun Göl’ün haline üzüldük, 2000 metrenin üzerindeki yaylalara aşık olduk. Dağların ve yeşilin en az mavi kadar büyüleyici olduğuna karar verdik. IMG_20160829_113129.jpgEkim’de  Denizli’nin yolunu tuttuk, hem yıllardır görmediğimiz arkadaşlarımızı gördük hem de Pamukkale, Hierapolis, Afrodisias ve Laodikya’yı gezdik.IMG_20161015_120554.jpgIMG_20161016_141722.jpgYılbaşına Lizbon’da girdik… Seramik kaplı binalar, bol bol deniz ürünü, ılık bir iklim, nefis bir Akdeniz ülkesi.  Bol bol pasteis de belem yedik.IMG-20161229-WA0012.jpgŞubat’ta Kars’a gittik, bu defa beyazla büyülendik… Donmuş Çıldır gölünün üstünde yürüdük! Kaz yedik, yöresel diğer yemekleri tattık. Ani Antik Şehrini gördük. Bakmalara doyamadık.IMG_20170210_150347.jpgIMG-20170211-WA0005.jpg

IMG_20170212_113423.jpgSonraki durağımız İtalya oldu, Roma, Sorrento, Positano, Amalfi, Pompei… Hem Roma anılarımızı tazeledik hem de yeni yerler de görmüş olduk. Söylemeye gerek yok sanırım ama çok güzel makarnalar, pizzalar yedik. Yediğimiz yetmedi paket paket makarna ile yurda döndük. IMG_20170325_180604IMG_20170328_154904.jpgNisan’da Kapadokya’da hayatımda ilk kez bir sıcak hava balonuna bindim.  İş için Kayseri’ye gittiğimiz bir seyahatin bonusu oldu 🙂IMG-20170428-WA0002.jpgBu yılki 19 Mayıs Bayramını Budapeşte’de kutladık… Budapeşte’ye benim ikinci Adam’ın ilk gidişiydi. 4 gün şehrin adım atılmadık yerini bırakmadık. Çok keyif aldık. Gulaş çorbasını bulduğumuz yerde kaçırmadık, nehir turu yaptık. Köprülerinden geçtik, tepelerine tırmandık. 20170519_120925 (1).jpgİlk kez Michelin yıldızlı bir restoranda yemek yedik… Az daha parmaklarımızı da yiyip bitiriyorduk! Tabakların hem görüntüsüne hem de lezzetlerin birleşimine bayıldık. IMG_20170521_204818.jpgMayıs sonunda ufak bir ameliyat geçirdim! Hayatımın ilk ameliyatı idi. Sorunsuz bir şekilde geçti ve bitti. Ama 40’lı yaşlarla birlikte sağlığın daha da önem kazanmaya başladığını bir kez daha gördüm.

Şeker Bayramında Ljubljana ve Zagreb’e gittik! Ljubljana’yı çok sevdik ama Bled gölüne aşık olduk! Zagrep çok anlamlı gelmedi bize ama Plitvice göllerine de bayıldık. IMG_20170623_111241.jpgIMG_20170623_161906.jpgIMG_20170625_155030.jpg20170626_153848.jpgBundan sonrasını özet geçmeden daha uzun uzun yazacağım… Belki bu seyahatlerden aklımda kalan detayları toparlamaya çalışırım. Hepsinde inanılmaz hoşlukta anlar ve detaylar gizli!

Herkese iyi haftalar 🙂

 

Kim gerçekten hayvanseverdir?

Yaklaşık 2 hafta önce erken bir Cumartesi sabahı site içerisinde miyavlayarak bana koşan bir kedi gördüm. Tam eğilmiş severken apartman görevlilerinden biri bana yaklaşarak aynı kedinin garajda doğurduğunu, iki de yaşayan yavrusu olduğunu söyledi. Sonra da aç sanırım, maması bitti dedi. Gidip yavruları gördüm.  Eve elimdekileri bıraktım ve soluğu evin çok yakınındaki petshopta aldım. Durumu anlattım bana bir haftalık mama verin dedim. Sonra geri dönüp emanetleri site görevlisine teslim ettim. İki haftadır bizim sitenin bahçesinin bir köşesinde iki yavru ve anneleri mutlu mesut yaşayıp, büyümekle meşguldüler. Biliyorum ki bir süre sonra çekip gidecekler.

Ben her gün yanlarına uğrayıp iki dakikallığına da olsa dünyanın bütün derdini unuturken, site sakinlerinin bir kısmı kedileri besleyip sevmeye çalışıyor ama başka bir kısmı da bu anne kedi ve yavrulardan feci halde muzdarip oluyormuş. Bizim daha bir yaşında bile olmayan anne kedi meğer sitenin köpeklerini dövüyormuş!

Site yönetimine hasbelkader girmiş bir hanımın ( burada içimden çok başka şeyler söylemek geçiyor!!!!) minik köpeği bu anne kedinin saldırısına uğramış! Hatta öyle ki anne kedi o saldırı esnasında güvenlik görevlisini de çok ciddi yaralanmış! Sanırsın site bahçesinde kaplan besliyoruz.

Bugün kedilere mama almış apartan görevlilerine teslim etmeye gelmişken, 2 aylık kedi yavrularının ve annelerinin site yönetiminde olan zat-ı muhterem hanım marifeti ile siteden atılmak üzere olduğunu öğrendim. Cins köpeği ile arzı endam eden hanım! beni yavru kedilerin üzerine kaynar su dökmek veya zehirlemekle tehdit etti. Ben camdan aşağı baktığımda kedi görmek istemiyorum diye de ekledi.

Köpeğini çok doğal şekilde  (hiç yadırgamıyorum, eleştirmek için yazmadım) kendi evladı sayan hanım, sokak kedileri ölüyor ne var, burası kedi beslenecek değil çok istiyorsanız eve alın dedi.  Bu arada kendisi su götürmez bir hayvansever! İkiyüzlüsünüz dedim.  Bir hayvansever tüm hayvanları sever sadece evde beslediğini değil dedim.  Olabilir dedi.

Meğer ihtiyacımız olmayan bir cana kıymet vermek ne zormuş. Hayvanseverler ve kendi hayvanını sevenler ya da aslında kendisinden başka kimseyi sevmeyenler diye ayrım yapmak da çok mümkünmüş.  Bu hanım teyze hakkında türlü analizlere ve bir takım zümreleri de töhmet altında bırakacak değerlendirmelere girmek çok mümkün. Zira kendisi tam bir stereotip. Fabrikasının nerede olduğunu merak ettiğim cinsten. Benim türüm kıymetli, gerisi ne ki diyen cinsten!

Tüm bu konuşmalar esnasında tansiyonumun nerelere çıktığını bilmiyorum ancak ense köküme uzun süre geçmeyen bir ağrı saplandığını ve bunun benim hiç bilmediğim bir ağrı olduğunu biliyorum.

Şu anda akıl sağlığı yerinde olmayan bir site sakininin tehdidi altındaki kediler -5’te bir depodalar. Orada ne kadar kalabilirler bilmiyorum. Çok seyahat ettiğimiz için 3 tane kediyi eve almak olası değil.  Sağı solu aradım özellikle yaz zamanı hayvan sahiplenenlerin sayısının %50 düştüğünden bahsettiler. Bazıları götürüp, Maçka Parkı veya Şairler Parkına bırakmamı söylediler.

Ben ise şu anda oturmuş, minik yavrulara nasıl bir çare bulabileceğimizi  düşünüp, halen sinirden kendimi yemekle meşgulüm!

 

 

Yeni Filmler, Diziler, Tarifler ve diğerleri

Mart’ın gelişiyle birlikte işler hem hızlanmaya başladı, hem de bana 6 haftadır arkadaşlık eden moon walker botundan kurtuldum. Dün ilk defa normal bir ayakkabı ile yürümeye başladığımda adım atmanın ne kadar heyecan verici bir şey olduğunu sanırım ilk defa bilinçli olarak hissettim. Merdiven gördüğümde nasıl ineceğim diye düşünüp panikledim.  Yine tek tek indim ama önümüzdeki günlerde daha cesaretli adımlar atacağımı umuyorum. Haftaya doktor randevum var. Bu randevuda yola fizik tedavi ile devam edip edemeyeceğim belli olacak. Başka bir ihtimali aklıma bile getirmek istemiyorum. Bu arada benim gibi uzun zamandır Camper’a düşmeyenlerdenseniz bir ara uğrayın derim. Hem ayak sağlığına dikkat ettikleri kadar artık estetiğe de önem veriyor gibi görünüyorlar.

İş durumu deseniz çok değişen bir şey yok. Tempo baharla birlikte artmaya devam ediyor. Okunacak tonlarca doküman, proje taslakları, toplantılar, emailler bütün günümü meşgul etmeye devam ediyor. Aradaki 3 günlük Londra seyahatinde toplantılardan çok keyif alamasamda bir akşam yemeği ve gittiğimiz bir müzikal bu seyahati anlamlı kıldı. O zaman bu arada neler keşfettim neleri çok sevdim anlatmaya başlayalım.

Londra keşifleri:

Londra’ya en son 2014’te gitmiştim. Bu seyahatte pek çok güzel restoranı denediğimiz halde tadı damağımda kalan Barrafina’ya gitmeyi bu seyahatten önce zaten kafaya koymuştum. Her daim kapısında sıra olduğu için bu defa akşam servisinin açıldığı anda kapısında olmayı planladık. Bir kısmı daha önce denediğim lezzetler olmak üzere, yine deneyebildiğimiz kadar farklı tadı denemeye çalıştık. Yolunuz Londra’ya düşerse bir yemeğinizi burada yemeye çalışın.

Desktop7Böyle güzel bir yemeğin ardından adet olduğu üzere  daha önce görmediğimiz bir müzikali izlemek üzere tiyatroya doğru yola çıktık. Bu arada Londra’da bu defa neredeyse her yere giderken Uber kullandık ve son derece memnun kaldık. Taksiden daha ucuz olmasının yanı sıra arabalar da taksilerden çok daha konforlu ve rahat. O kadar ki döndükten sonra Istanbul’da da Uber’i daha çok kullanır oldum. Şimdiye kadar hiç bir negatif durumla da karşılaşmadım.

Gelelim müzikale… Şimdiye kadar pek çok müzikal izledim ama sanırım Kinky Boots, We Will Rock You’dan sonra bayılarak, çok eğlenerek izlediğim  ikinci müzikal oldu. Performanslar, dekor, oyuncuların enerjisi herşeyi ile gönlüme taht kurdu. O yüzden Londra’ya yolunuz düştüğünde Kinky Boots’u izlemeden gelmeyin derim. Harika bir akşam geçireceğinize eminim. Aşağıda tanıtım videosu epeyce ipucu verebilir.

Diziler:

Bu ara bizim evde bir dizi furyası var. Netflix’de Türkiye’ye geldiğinden bu yana bu neymiş bakalım diye oturduğum dizileri mevcut sezonlarını bitirmeden bırakmıyorum. İki tane çok eğlenceli dizi tavsiyem olacak.

İlki Mozart in the Jungle. New York Senfoni Orkestrasının şefi Thomas emekli olurken yerine  farklı tarzda, yakışıklı, uzun saçlı, Latin Amerikalı yeni şef Rodrigo gelir ve olaylar gelişir. Hem eğlenceli bir dizi izleyeyim hem de klasik müziğe doyayım diyorsanız bu dizi sizin diziniz. Her bölüm 25 dakika. Su gibi akıyor, tabiri caizse çekirdek gibi çıtır çıtır gidiyor.

İkinci dizi UnBreakable Kimmy Schmidt. Bu da bir komedi dizisi. Moral motivasyon arayanlar için birebir. Bir papaz tarafından kandırılarak toplam 15 yıl yer altın da bir sığınakta hapsedilen dört kadın sonunda polis tarafından bulunur ve kurtarılırlar. Kurtulan kadınlardan biri olan Kimmy yaşadıkları kasabada kalmak istemez ve New York’ta kendine bir hayat kurmaya karar verir, sonrasında yine olaylar gelişir. Bu dizi de 25 dakika, çıtır çıtır, ne olduğunu anlamadan başlıyor ve bitiyor.

Filmler:

Bu ara izlediğimiz filmlerden ilki Pride. Film İngiltere’de Thatcher döneminde geçiyor ve gerçek bir hikayeden esinlenerek senoryalaştırılmış. Thatcher maden ocaklarını kapatmaya karar verince greve başlayan madencilerin yardımına koşan Gay ve Lezbiyenlerin hikayesi.  Maalesef o dönemde Thatcher madencilerin grevini kırmayı başarmış ama o dönemde olağan koşullarda bir araya gelmesi zor olan iki grubun birbirine verdiği destek gerçekten çok umut dolu.

İkincisi Snowpiercer. Tamamen ütopik ama çok güzel göndermeleri olan bir film. Dünya küresel ısınmanın ardından yeni bir buzul çağına giriyor ve dünyada hayatta kalan insanlar bir trene yerleşiyorlar. İnsanların hayatta kalabilmesi trenin hiç durmadan yoluna devam etmesine bağlı. Seyahat eden yolcular ise sınıflara göre ayrılmış vaziyette. En öndekiler ve arkadakiler! Daha fazla detay vermek istemiyorum. Gelir dağılımı, adalet, güç  dengeleri üzerine güzel bir film.

Lezzetler:

İki tarifim var bu hafta size… Kış yavaş yavaş bitip de bahar gelirken kış sebzeleri ile yapılabilecek tarifler ama not etmekte fayda var.

Karnabahar Pizza: 

Karnabahar hep kıymalı yemeği ya da kızartması ile bildiğim bir yemekti şimdiye kadar. Bu aralar Pinterest’te düşük karbonhidratlı tarifler ararken karşıma çıkan en leziz görüntülü şey karnabahar pizzası olunca denemek farz oldu. Tek bir tarifi uygulamak yerine pek çok farklı tarifi okuyup bana en makul gelen tarifi uyguladım. Sonuç aşağıda.

Karnabaharları yıkadıktan sonra ufak parcalara bölüp mutfak robotunda minik taneler haline getirdim. Sonra üzerine bir çay bardağı su ilave edip yaklaşık 10-15 dakika kavurdum ve soğumaya bıraktım. Soğuduktan sonra temiz bir mutfak bezinin icinde karnabaharları sıkarak suyunu çıkardım. Sonra bir karıştırma kabında karnabahar, rendelenmiş İzmir tulum peyniri ve bir yumurtayı karıştırdım. Yağlı kağıt serdiğim bir tepside elimle şekil vererek yuvarlak bir pizza tabanı yaptım. Yanmaması için kenarlarını daha kalın bıraktım. Bu pizza tabanını 200 derecede 20 dakika pişirdim. Biraz yanık oldu o yüzden bir dahaki sefere 180 derecede pişireceğim.  Fırından çıkan pizza tabanına  evde yapılmış domates sosu, sarımsak ve kekikle hazırladığım sosu sürdüm. Üzerine rende peynir, sucuk, biber ve mantar koydum. Peynirler eriyene kadar 180 derecede pişirdim. Sonuç aşağıdaki görüntü.

IMG_20160220_192426

Kereviz Püresi:

Et yemeklerinin yanında en sevdiğim şeylerden biri patates püresi ama karbonhidrattan kaçındığınız bir dönemde bol nişastalı patates mutfağa sokulmayan bir sebze haline dönüşüyor. Akşam yemeğinde ızgara somon balığı yapmaya karar verince dedim ki kereviz püresini denemenin tam zamanı.

Kerevizleri soyup, dilimledim. Sonra bunları üzerine et suyu ilavesi ile haşladım ve içindeki fazla suyu süzdüm. Sonrasında  blender yardımıyla püre haline getirdim. Tereyağı koyduğum bir tencereye önce kerevizleri aktardım, sonra üzerine süt ilave ederek koyulaştırdım,  ardından kaşar peynirini de ekledim. Tuz koymadım ama karabiber attım. Atını kapattıktan sonra da içine ince ince doğranmış yeşil soğanları ilave edip bir güzel karıştırdım. Patatesi aratmayan ama et yemeklerinin yanında gözünüzün ve damağınızın aradığı güzel bir yan lezzet oldu, çok sevdim.

IMG_20160228_204133

Benden şimdilik haberler böyle. Arayı çok uzatmadan yine yeni keşiflerle burada olmak dileğiyle. Herkese iyi haftalar…

Don’t take it for granted- Atlas ve diğer şeyler…

Hayatta sahip olduğumuz herşeyi çok normal ve zaten sahip olmamız gereken şeylermiş gibi algılamak en büyük hatamız oluyor bazen. Mesela, seyahat etmek benim için hem iş hem de zevk için son derece elzem. Öyleki her iki türlüsü de çoğu zaman yaşadığımı daha çok hissetmemi sağlıyor. Hızlı hareket etmek, kriz anında hızlı karar verebilmek, önemli gelişmelerden dolayı strateji değişikliğine gitmek, sonrasında yeni alınan kararları aynı kararlılıkla uygulayabilmek ve her zaman daha hızlı davranabilmek çok uzun zamandır hayatımın bir diğer parçası. Bazen büyük projeleri bitirdiğimizde ya da bir süre herşey süt liman gittiğinde bana kaşıntılar bastığı bile oluyor. Sıkılıyorum, damarlarımdaki adrenalin miktarı azaldığında sanki zamanı boşa harcıyormuşum hissine kapılıyorum. Oysaki herşey elimizde değil. Bazen hayat sen durmayı bilmediğinde, frene basmanı sağlıyor.

Agrr1sPN_DJ11D3JSD32bFsfLqms5ZGyqsIk3040V7kX

Yaklaşık Ekim ayından bu yana ayağımda zaman zaman hafifleyip, zaman zaman ağrıyı dinlemediğim günler yine çok büyük yoğunluk içerisinde hareket etmem gereken günlere denk gelmişti.  Vücut aslında ilk önce nazikçe uyarıyor bizi. Eğer dinlemezsek de daha sert önlemlere başvurup, daha çok ses çıkarmaya başlıyor. Velhasılı kelam, en baştan kendisini dinlemediğim, arkasından da 40 gün kadar cidden ne kendisine ne de hastasına saygısı olmayan bir doktor tarafından oyalandığım için, son 1 aydır nerede ise evden hiç çıkmadan, ayağımda rom walker denilen bir botla yaşıyorum. Meğer Posterior Tibial Tendonum yırtıkmış ama benim haberim yokmuş. Posterior Tibial Tendon söylemesi çok uzun sürdüğünden ve bir türlü adını aklımda tutamadığımdan ben kendisine “Atlas” ismini taktım. Zira şu anda bana dünyayı gezdirmesi gereken sevgili tendonum yorulmuş, yıpranmış ve dinlenmek istiyor. Henüz ne zaman ve nasıl iyileşeceği belli değil. Sonunda ameliyat olma ihtimalim var ve bu yaklaşık 2.5 ay daha ev istirahati demek.  Oysa ne çok planlarım vardı: daha çok seyahat etmek , bir doğa yürüyüşü klübüne üye olmak, seramik kursuna başlamak, İstanbul içerisinde hiç görmediğimiz gitmediğimiz semtleri keşfe çıkmak, bir stüdyoya gidip bağıra çağıra şarkı söyleyip, kaydetmek… Evet evdeki hesap her zaman çarşıya uymuyor. Yine de bence bu tip işlerde en önemlisi pozitif kalabilmek ve en kötü senaryoya hazır olurken en iyi senaryoyu oynamak.

3a14c247-dd25-4d51-8017-c6bf4c93f3c9

Sosyal hayatımın askıya alındığı bu dönemde, evden çalışmak müthiş bir iş konsantrasyon sağlarken, aynı sandalyede 10 saate yakın kalkmadan oturduğumu ve yemek yemeyi bile unuttuğumu görünce düşünmeye başladım ne yapıyorum acaba ben ruhumu ve bedenenimi dinlemek için diye. Farkettim ki nerede ise hiçbir şey…  Evet konserler, tiyatrolar, partiler gırla gidiyor uzunca bir süredir hayatımızda ama durup da kendimi dinlediğim anlar gerçekten çok az… Bedeni dinlemek daha kolayken, hisleri dinlemek, geçiştirmeden anlamaya çalışmak gerçekten de çok zor, en azından benim için.

Ben yine kolay olandan başladım, aslında belki de acil olarak dinlemem gerekenden. Atlas bana bir uyarı veriyor. Diyor ki beslenme düzenini değiştirmelisin. Fazla kilolarından kurtulmalısın. Ne yapmam gerek diye düşünürken, daha önce iki kez diyetisyene gitmiş ancak çabucak kendilerinden sıkılarak yarı yolda vazgeçmiştim zaten. Bu defa  kendimi kontrol edemem mi diye sordum kendime. En azından deneyip görecektim. Peki ne yapacaktım. Hayatımdan şeker ve unu çıkararak mı başlamalıydım acaba? Yıllardır kahveyi şekersiz içen biriydim ama bir türlü çaya attığım tek şekerden vazgeçemiyordum. Önce çaya attığım şekeri, coca colayı, bilimum pasta, kek, abur cuburu, ekmeğin her türlüsünü, pilavı, makarnayı. Onu da ömür boyu bırakacağımı sanmıyorum. Hayatımda bu aralar bol sebze, bol protein, ceviz, badem , fındık var. Kendilerini bayılarak tüketiyorum ve gerçekten kendimi daha dinç hissediyorum.

64148989-e1c2-4ffe-9d83-8256fdbea016

16573f71-bf4f-4829-acba-3f5c4e35a63c (1)

bd5c1257-3b20-4a12-8454-21f0420ccb28 (1)

5ec5da6c-0bdc-4479-a42b-1fee4935f5c4 (1)

b2c4d193-eb30-49d2-b9db-f683c3b29f12Bu arada Pinteresti yeni tarifler bulmak için kullanmaya başladım. İlk kez karnabahar pilavı yaptım, hem de safranlı. Nefis oldu. Evde kıymalı kapuska, ıspanak, karnabahar gibi yemekler sıklıkla yenir oldu.  Bunları yaparken şaraplı sofralardan vazgeçmedik. Üstelik bu kadar hareketsizliğe rağmen ve hala düzenli olarak su içmeyi öğrenemediğim halde bir ayda 4 kilo verdim. Yağdan mı kastan mı bilebilecek durumda değilim. Diyetisyene de gitmiyorum ve sanırım gitmeyeceğim de. Yine de kendime bir söz verdiğim ve bunu tutabildiğimi gördüğüm için mutluyum.

50954e5b-bfe5-4936-b485-5970b5777264

Evde geçirdiğim bu zaman iş açısından da çok yoğun bir dönemdi. genel olarak masa başında oturarak yapılacak işlerin çokluğu da bir nevi şansım oldu ancak pestilim de çıktı. Dışarı çıkamayınca Adam’ın getirdiği bir bardak Starbucks kahvesi günümü şenlendirir oldu.

AphyW4kQVEw0WY75LtpdTokSR5mxkbjBDamgaauUabG5

O yüzden oh evdesin ne kitaplar okuyup ne filmler izlemişsindir diye düşünenleri hayal kırıklığına uğratma şansım yüksek ama yine de bir iki önerim var.

Spotlight çok güzel bir gazetecilik hikayesi, bu mesleğin nasıl yapılması gerektiği konsunda tam bir örnek.

Am8rI5YcPR-MMQE3VbVhgYnEC-Nv6yqS7AJ43C9ZbHre

Tecrübe her zaman altın kadar değerlidir. Cidden çok tatlı bir film The Intern. Hatta tam Pazar gününe layık. Bugün akşama izleyecek bir şey arıyorsanız kaçırmayın.

Alcvgwu0dUSkGoqr9MdUo5HpbExCt-koJINVszOxS0mB

Joy bir girişimcilik hikayesi… Başarı kolay gelmiyor, öncesinde defalarca umut kırıklığını ve yeniden deneyebilme enerjisini bir  arada barındırıyor.

AlXa2GSfxgNB9A6K94cuounRf6gMXQxgg4BtI0fvjoSV

Inside out duygular üzerine nefis bir animasyon filmi… Hatta ikincisi de yolda imiş! Mutlaka ama mutlaka izlenmeli…

INSIDE-OUT-18

Wild Tales izlediğim en enteresan filmlerden biri… Kızgınlık, nefret, intikam… Çok farklı şekillerde… Şaşırtıcı ve insanın doğası üzerine düşündürücü…

AogavrbPMzF0_qmBEr9ATbtE-En-rkgz3933C0T3piet

Ve gelelim son zamanlarda izlediğim en etkileyici filme. White God. Çok sarsıcı. Moralinizin iyi olduğu bir vakitte izlemenizi tavsiye ederim. Ben filmin sonunda dağıldım gittim. Yine de çok güzel ve ısrarla söylüyorum gerçekten çok çarpıcı.

AkHv445ezYY3ycSjCZnpUz4OmMHcKIoNN4znhb7GkFgu

Şimdilik benden havadisler böyle… Yarın bir toplantı için Londra’ya gidiyorum. Bir aydır ilk kez uçağa binmek büyük değişiklik olacak. İstanbul taksicilerinden sonra Londra taksicileri ile haşır neşir olacağım gibi görünüyor. Şimdi bir valiz yapma zamanı- Herkese iyi haftalar…