Ürdün’e ayak basışımızın 4. sabahı, Amman’dan ayrılıp güneye doğru yola çıkıyoruz. İstikametimiz Ölü Deniz, ancak yol üzerinde uğramadan geçemeyeceğimiz yerler var. Bunlardan ilki, Orta Doğu ve Hristiyanlık tarihi açısından büyük bir öneme sahip olan Madaba şehri ve burada bulunan Aziz George Rum Ortodoks Kilisesi.
Madaba’yı bu denli özel yapan şey, kutsal toprakların dünyaca ünlü Mozaik Haritası’na ev sahipliği yapması. Bu eşsiz Bizans haritası, MS 6. yüzyılda hacılara rehberlik etmek amacıyla hazırlanmış ve bugün Orta Doğu’nun en eski mozaik haritalarından biri olarak kabul ediliyor. Harita, o dönemdeki Antik Filistin, Kudüs ve çevresini detaylı bir şekilde tasvir ediyor. Özellikle Kudüs’ün yuvarlak formda betimlenmesi ve haritanın üst kısmında yer alan, kayıklarıyla dikkat çeken Lut Gölü (Ölü Deniz), dönemin coğrafi bilgisini gözler önüne seriyor.

Harita, yaklaşık 2 milyon renkli taş kullanılarak yapılmış ve Yunanca hazırlanmış. Orijinal boyutu 21×7 metre olarak tahmin edilse de, zamanla bazı bölümleri kaybolmuş ve günümüze yalnızca 16×5 metrelik bir kısmı ulaşmış. Mozaiklerin ihtişamı, sadece detaylı tasarımıyla değil, aynı zamanda korunmuş olmasıyla da büyüleyici. Kilise, bizim ziyaretimiz sırasında tadilatta olsa da mozaik haritayı görmek isteyenler için ziyarete açıktı.
Madaba bugün de Ürdün’de Hıristiyan nüfusun en yoğunlukla yaşadığı şehirlerden biri. Ayrıca, halen pek çok mozaik atölyesini barındırıyor. Çok yoğun el emeği kullanılarak yapıldığı için ve turistlerin ilgisi olduğu için tabi biraz fiyatlılar. Yanınızda taşımak istemezseniz ülkenize kargoluyorlar. Biz bir şey almadık ama nasıl yapıldığını izledik. Mozaik taş parçaları ne kadar küçükse ve ne kadar ince bir işçilik kullanılıyorsa fiyat da o kadar yükseliyor.

Madaba’dan sonra yönümüzü Nebo dağına çeviriyoruz. Ürdün’ün batısında, yaklaşık 817 metre yükseklikteki bu dağ, hem doğası hem de tarihiyle etkileyici bir durak. Zirveye ulaştığımızda, önümüzde Ürdün Vadisi ve Ölü Deniz uzanıyor. Açık bir günde Kudüs bile görünebiliyor. Kudüs, buradan yaklaşık 70 kilometre uzaklıkta. Burası Hz. Musa’nın vaat edilmiş toprakları gördüğü ve hayatının son bulduğu yer.

Zirvede modern bir Yılan Heykeli (Serpentine Cross) var. Görsel olarak gerçekten etkileyici. Bu modern heykel, Musa Peygamber’in yılana dönüşen asasına ve aynı zamanda Hristiyanlıkta İsa’nın çarmıha gerilmesine sembolik bir gönderme yapıyor.

Hemen yan tarafta Musa Peygamber için yapılmış bir Anma Kilisesi var. MS 4. yüzyılda Bizans döneminde inşa edilmiş ve içeride çok güzel mozaikler var. Burayı Papa ziyaret etmiş, bahçesine zeytin ağacı dikmiş.


Kiliseyi de gezdikten sonra artık yüzümüzü Ölü Deniz’e dönüyoruz. Sabırsızız çünkü resimlerinden gördüğümüz kadarı ile çok güzel bir otelde kalacağız. Ayrıca çamur banyoları ve tuzlarla kendimizi arındıracağız. Varınca anlıyoruz ki her şey hayal ettiğimizden de güzel. Kempinski Hotel Ishtar Dead Sea‘deyiz.


Burası aynı zamanda dünyanın en alçak noktası. Ölü Deniz, yani Lût Gölü yaklaşık 430 metre deniz seviyesinin altında bulunuyor. Tuz oranını %30’u bulduğu için hiçbir organizma bu gölde gerçekten de yaşayamıyor. Bu tuz gölü sadece bir doğa harikası değil, aynı zamanda binlerce yıldır şifa kaynağı olarak biliniyor. Suyundaki yüksek mineral oranı ve çamurunun cilt yenileyici etkisi, antik çağlardan bu yana insanları kendine çekmiş. İncil’de de sıkça adı geçen bu bölge, yüzlerce yıldır sağlık arayanların akınına uğramış. Acı olan tarafı ise bu güzelim tuz gölünün her geçen yıl biraz daha kuruyor olması. Yani gecikmeden görmek istedikleriniz listesinde başa koyabilirsiniz.
Bize gelince, önce restorana inip önce güzel bir öğle yemeği yedik. Havuzun tadını çıkardık. Sonra göle girmeye plaja indik. Doğrusu Ölü Deniz’in suyu beni biraz tedirgin etti. Bildiğimiz deniz/havuz/ göl suyundan çok daha yoğun olan bu suda hareket etmek daha farklı dinamiklere tabi. Su sizi sürekli arkanıza yaslayarak oturtmak istiyor. Yatamıyorsunuz ama oturuyorsunuz. Bacaklarınızı normal suda gibi hareket ettirir gibi hareket ettiremiyorsunuz. Su sizi ne yöne döndüreceğine, nereye yatıracağına karar veriyor. Ona çok karşı koymayıp kendinizi bıraktığınızda rahat ediyorsunuz. Kontrolü bırakmak konusunda sıkıntı çekenler için bence güzel bir deneyim 🙂 Sudan çıktıktan sonra çamur banyosu yapıp, tuzlarla ovalanıyoruz, fotoğraflar çekip eğleniyoruz. Hafifliyoruz, ruhumuz da bedenimiz de şenleniyor. Cildimiz pamuk gibi olduktan sonra duş alıp yeniden yukarıya havuz başına çıkıyoruz. Bu defa müthiş bir günbatımı bizi bekliyor. Sonsuzluk karşımızda duruyor sanki.

Akşamı sakin geçiriyoruz. çünkü ertesi gün başka bir dünya şahanesini görmeye gideceğiz. Ama olur da gelirseniz Ürdün’de paraya kıymak isteyebileceğiniz yerlerden biri Isthar Kempinski Dead Sea Oteli olabilir. Abartısız, sade ama çok iyi hissettiren bir otel. Bize gerçekten çok çok iyi geldi. Petra ve Çölün tozunu toprağını yuttuktan sonra buraya gelip, göl, çamur, tuz, masaj her türlü imkanından yararlanmak da çok mantıklı olurmuş. Biz Petra’ya giderken uğramış olduk ama dönüşte uğramak da güzel olurmuş.
O zaman gelecek yazıda Petra’da görüşmek üzere.

Ah Keşke Vadi Mujibin açık olduğu bir dönem gidip canyoning de yapabilseydiniz. Ama Petra hepsine değer.
Biz görmedik ama fotoğraflarından anladığımız kadarıyla Vadi Mujib gerçekten muazzam bir yer. Ürdün de tekrar tekrar gidilebilecek kadar güzel. Bir dahaki sefer olursa neden olmasın? 🙂