Kolombiya’da uyandığımız 3. sabah artık Medellin’den ayrılma zamanı. Bu defa istikametimiz Salento. Karayolu ile Medellin – Salento arası molalarla aşağı yukarı 6 saat sürüyor. Yollar hız yapmaya elverişli değil, o yüzden genelde düşük diyebileceğimiz bir hızda seyahat ediyoruz. Ülkenin dağlık coğrafyası bundaki en büyük sebep, ama manzaralarımız çok güzel, yemyeşil, bol virajlı yollardan gidiyoruz. Salento Kolombiya kahveciliğinin merkezi sayılabilecek bir kasaba ve biz 1 gece konaklayacağız. Yolun bir bölümünde bize Kolombiya’nın en önemli nehirlerinden biri olan Cauca eşlik ediyor.
Dünyanın en iyi kahvesi nerede içilir?
Kolombiya, Brezilya ve Vietnam’dan sonra dünyanın 3. büyük kahve üreticisi. Ne şanslıyız ki daha sene başında Vietnam kahvelerini tatma şansımız olmuştu. Şimdi daha aradan 1 sene bile geçmemişken bu defa yerinde iyi bir Kolombiya kahvesinin tadına bakacağız.
Aracımızın içi biraz karanlık, camlar niyeyse filmlenmiş. Ama bir şekilde yolun büyük kısmı bitiyor ve hem öğle yemeğini alacağımız hem de kahve konusunda bilgileneceğimiz çiftliğe varıyoruz. Girer girmez yolun eziyetini unutuyoruz. Çiftliğin bahçesinde envai çeşit ağaç ve çiçek bizi mest ediyor.

Bu üstteki ağaçlar sinek kuşlarının en çok sevdiği ağaçlardan biriymiş ve sinek kuşları sayesinde polenleniyorlarmış. Zaten sanki sinek kuşunu taklit eder gibi de durmuyorlar mı?

Bahçedeki bitkilerin hepsi tanıdık, ancak biz bu bitkilerin aynılarını Türkiye’de evde yaşatmak için epey çaba sarfederken, burada bahçede, yol kenarında, ağaçların dibinde kendiliklerinden yetişiyorlar.

Restoranın içi de böyle. Renge doyduğumuz ve ruhumuzun da renklenmesini sağlayan bir ortamdayız.

Buradaki rehberimizle buluşuyoruz, bize kahvenin hikayesini, gelişimini, arkasındaki emeği öyle bir coşku ile anlatıyor ki etkilenmemek mümkün değil. Pür dikkat kesilip bir kelimesini kaçırmadan onu dinlemeye koyuluyoruz. Öncelikle kahve ağacı nasıl bir ağaç görelim mi?

Çok yüksek değil, bodur sayılabilecek bir ağaç. Buradan bile üzerindeki kahve çekirdekleri görünüyor. Kahve plantasyonlarında bunların yüzlercesini yan yana görebiliyoruz. Kolombiya’da üretilen kahvenin tamamı “arabica” cinsi denilen gerçekten de dünyanın bilinen en lezzetli kahve çekirdeği. Vietnam’da üretilen kahvelerin çok büyük bir çoğunluğu “robusta” idi burada ise tam tersine hepsi “arabica”. 1980’lerde kahve bitkilerini etkileyen iki büyük hastalık ortaya çıkmış ve Kolombiya bu dönemde toplam kahve üretiminin %60’ını kaybetmiş. Bu krize karşı devlet, gelecekte benzer durumlarla başa çıkmak için laboratuvarlar ve araştırma merkezleri kurmuş. Daha dayanıklı türler geliştirerek kahve bölgesini yeniden canlandırmışlar.


En övündükleri konulardan biri Kolombiya’da kahve bitkisinin elle toplanıyor olması. Bunu üstüne basa basa bir kaç kez söylediklerini duyduk. Hasat yöntemi kahvenin kalitesine doğrudan etki eden bir faktör olduğu için önemli. Toplanmaya hazır olan kahve çekirdeği bordo, erik rengine benzer bir renge sahip olmalıymış. Toplama işlemi elle yapılmadığında, makine ile yapılan hasatta, olgunlaşmamış meyveler de olgunlaşmış olanlarla birlikte toplandığı için kahvenin genel kalitesini düşürüyormuş.

Kahve çiçeğinin ömrü sadece 3 günmüş. Bu kısa ömürden sonra, yeşil renkli minik bir kahve meyvesi ortaya çıkar ve bezelye tanesi büyüklüğüne ulaşana kadar yavaş yavaş renk değiştirerek olgunlaşırmış. Toplanmaya hazır haldeki bordo renkli kahve çekirdeğinin bu kabuğu çıkarıldığında altından beyaz, jölemsi, şekerli adına “müsilaj” dedikleri bir ikinci katman çıkıyor. Bu aslında kahvenin içindeki şeker. Eğer kahve iyi bir üretim sürecinden geçebildi ise çekirdek bu musilajın içerisindeki şekerin bir kısmını alıkoyarmış. Bu da kahvenin acı değil, tatlı ve hatta bir miktar ekşi, limonlu bir tada sahip olmasını sağlarmış.
Kabuğundan çıkarılan müsilaj ile kaplı çekirdekler, tazyikli suyla yıkanarak arındırılıyor. Ardından bir süre suda bekletiliyor, daha sonra serilip kurutuluyormuş. Kurutma işlemi fırında ya da güneşte yapılabiliyormuş, ayrıca son yıllarda kahvenin kabuğu hiç çıkarılmadan, meyve haliyle işlenmesi gibi yeni yöntemler de deneniyormuş.
Kahvenin Nisan-Mayıs ve Eylül-Ekim olmak üzere yılda iki kez hasadı yapılıyormuş. Hasat mevsiminde sezonluk işçilerle kahve toplanırmış. İyi Kolombiya kahvesi nasıl olmalı diye sorduğumuzda “yumuşak ve aromatik olması gerektiğini ama bunun zayıf ya da acı bir tat olmaması gerektiğini” söyledi rehberimiz.
Rehberimiz, dünya pazarında satılan çok kavrulmuş kahveler hakkında da önemli bir yorum yapıyor: “Büyük kahve markaları, Kolombiya’dan aldıkları kaliteli kahve çekirdeklerini, diğer ülkelerden aldıkları düşük kaliteli çekirdeklerle karıştırıyor. Sert ve koyu kahveler aslında bu düşük kaliteli kahve çekirdeklerinin kusurlarını kapatmak için fazla kavruluyor. Halbuki iyi bir kahve, orta kavrulmuş olmalı ve tatlılık ile dengeli aromaları korumayı başarmalı” diyor. Bu kadar kahve konuştuktan sonra içmemek olmazdı tabi, buyrun köpüğü üzerinde kahvelerimiz.

Bu arada bir parantez açıp Kolombiya’da Starbucks kahve zincirinin de faaliyet gösterdiğini söylemekte fayda var. Ancak, burada rakipsiz değil ve oldukça dişli ve iyi bir rakibi var. Ülkenin her yerinde karşılaşacağınız ulusal kahve zincirinin ismi Kolombiya Kahve Üreticileri Federasyonunun markası olan Juan Valdez. Federasyon kendi kahvelerini dünya çapında tanıtmak için 1950lerde Juan Valdez isminde bir sembolik karakter yaratıyor. Şapkalı bir kahve çiftçisi ve ona eşlik eden katırından oluşan bu karakter üreticisi fark etmeksizin Kolombiya kahvesinin yüzü oluyor. Bu karakteri gördüğünüz her kahvenin %100 Kolombiya’da üretilmiş bir kahve olduğunu anlıyorsunuz. 2002 yılında kahve zinciri mağazaları kuruluyor. Hem ulusal pazarda hem de uluslararası pazarda faaliyet göstermeye başlıyor. Juan Valdez’in Türkiye’de de 20’yi aşkın şubesi varmış.
Salento, Kolonyal bir Masal Şehri
Kahve ağaçları, çekirdekleri ve üretim süreci konusunda epeyce bilgilendikten sonra geceyi geçireceğimiz Salento’ya doğru yola devam ettik. Salento, Kolombiya’nın kahve ekseni olarak bilinen bölgesinde yer alan, tarihi ve kültürel dokusuyla çok fotojenik bir kasaba. 19. yüzyılda kahve ticaretinin büyüyüp geliştiği bir merkez haline gelmiş ve bugün koloniyal mimarisi ve rengarenk evleriyle turistik açıdan bir çekim noktası.
Kaldığımız otelin sarı renkleriyle neşeli bir havası var. Odalar çok büyük değil, ama temiz ve 1 gece konaklama için yeterli. Avlu kısmı çiçekler içinde çok güzel.


Eşyalarımızı bırakıp şehrin tarihi şehir bölgesinde gezintiye çıkıyoruz…







Şehirde bir yandan yeni yıl hazırlıkları devam ediyor, diğer yandan tatil sezonunun verdiği kalabalıkla turistler hediyelik eşya dükkanlarını dolduruyor, kafelerde kahveleri tadıyorlar. Biz kendimize bir pub bulup oturuyoruz. Biralarımızın yanında muz cipsi ve çok lezzetli bir sos geliyor. Biralardan biri kahve aromalı ve diğerinin nerede ise 2 katı fiyata satılıyor. Yine de fiyatlar Türkiye ile kıyaslandığında daha pahalı değil. Garsonlar çok cana yakın, neşeliler. Henüz erken bir saat olduğu için bizden başka kimse yok. Biralarımız bitince kalkıyoruz çünkü grupla akşam yemeği için buluşacağız.

Akşam olunca meydan da yeni yıl için yaptıkları süslemelerin ışıkları yanıyor ve ortam bir renk cümbüşüne dönüyor. Yeni yıl ve Noel’i en az Orta Avrupa kadar coşkuyla kutluyorlar burada. Tek farkı burada hava sıcak, gökyüzü güneşli.
Akşam güzel bir tasarım dükkanına giriyoruz. Nefis hamaklar satıyorlar. Hamak asacak bir evimiz ve valizimizde yerimiz yok ama gerçekten muazzam güzellikle hamaklar bunlar. İşte o anda hayal ediyorum kocaman bahçesi olan bir ev, hamak kurulabilecek 2 nefis ağaç ve Kolombiya’dan alıp Türkiye’ye taşıdığımız hamağımız. Olur mu olur, neden olmasın ? 🙂
Gece otele dönüyoruz. Sabah heyecanlı bir yolumuz var ve erken kalkacağız. Odalara çekilip dinleniyoruz. Sabah Orhan’ın işle ilgili halletmesi gereken konular var. Ben yalnız çıkıp biraz şehirde gezmek istiyorum. Köşedeki kahveciden bir filtre kahve alıp boş meydanı turlamaya başlıyorum. İlk dikkatimi çeken şey sabahın ilk ışıklarıyla günü karşılayan kuşlar. Kolombiya tabiri caizse bir kuş cenneti ve dünyada en büyük kuş türü çeşitliliğinin görüldüğü ülke. Gerçekten de boş meydanda insan kalabalığının yokluğunun mutluluğu içerisinde renk renk, cıvıl cıvıl kuşlar her birlikte güneşi karşılıyorlar. İzliyorum sonra bu anları katırlamak için fotoğraf /video çekmeliyim diyorum. Zor oluyor ama birinin fotoğrafını çekmeyi başarıyorum. Koca fotoğrafta nokta kadar çıkıyor ama olsun. Burada maksat başka, anı hatırlatacak bir işaret koymak.

Yürümeye devam ediyorum ve birazdan yola çıkacağımız jeepleri yan yana dizilmiş görüyorum. Sonrasında kahvaltı zamanı, otelden çıkış ve yeniden yollara düşüyoruz.

Cocora Vadisi ve Balmumu Palmiyeleri
Yola çıkıyoruz, 4×4 jeeplerin tepesinde, rüzgardan saçlarımız dağıla, savrula gidiyoruz. Yol yemyeşil ağaçların arasından kıvrıla kıvrıla devam ediyor. Müthiş bir özgürlük hissi doluyor insanın içine. Park girişine geliyoruz. Araçları park edip, yürüyüşe başlıyoruz.
Cocora ismi, Kolombiya’nın yerli Quimbaya halkının bir efsanesine dayanıyormuş. Cocora kelimesinin kökeni, Quimbaya dilinde “su yıldızı” ya da “ilahi su” anlamına geliyormuş. Cocora aynı zamanda Quimbayaların zarafeti ve iyi kalpliliği ile tanınan bir prensesinin ismi imiş. Vadiye de onun adı verilmiş.

Los Nevados Milli Parkı’nın bir parçası olan bu vadi, yemyeşil dağlarla çevrili ve 60-70 metrelere kadar çıkan palmiyeleri ile oldukça sürreal görüntülere sebebiyet veriyor. Bunlar dünyanın en uzun palmiye ağaçları olan balmumu palmiyeleri (Ceroxylon quindiuense). Kolombiya’nın milli ağacı olarak bilinen bu devasa ağaçlar, koruma altındalar nesli tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olan başka türlere de ev sahipliği yapıyorlar.
Sanırım vadide yapılabilecek en muhteşem aktivite, yürüyüş, yürüyüş, sonra yine yürüyüş. Muazzam bir doğa, sessizce saatlerce yürüyebilir, yemyeşil tepelerin üzerinden gökyüzüne zarifçe uzanan ağaçları izleyebilirsiniz. Burada fazla söze gerek yok, fotoğraflar sonsuzluğa uzanır gibi önünüzde duran ağaçlar ve yeşil tepeler kendileri konuşuyor.




Dönüş yoluna geçip, kahve eğitimini aldığımız çiftliğe geri dönüyoruz. Burada biz de vadiye katkısı olması için balmumu palmiyesi fideleri dikeceğiz. Şanlıyım ki fidelerden birini dikmek bana düşüyor. Ellerim toprağa değiyor. Uygun bir çukur açtıktan sonra ağacın kökünü toprağa yerleştiriyorum. Sonra çok sıkmadan üzerini kapatıp, bu minik paymiye için güzel bir büyüme yolculuğu ve tez zamanda uzayıp gökyüzüne kavuşmasını diliyorum. Ağacımızı diktikten sonra bu defa Cali’ye doğru yola çıkıyoruz.
Son söz
Cocora vadisine gelirken yanınıza mutlaka bir sinek kovucu, yani en basit adıyla Off alın. Çok sinek var ve hastalık yayan sinekler olmamakla ısırık meselesi birlikte bizim gruptaki hemen herkesin 10-12 güne yakın süre çok canını sıktı. Alerjik reaksiyon ve kaşıntı hayat kalitesini ciddi oranda bozdu. İkincisi kesinlikle iyi ayakkabılar alın, iyi bir spor ayakkabı ama bence iyi bir yürüyüş botu burası için iyi olur. Üçüncüsü rüzgarlık/yağmurluk. Hava çok değişken, kat kat giyinmek gibi yanınızda bir rüzgarlık/yağmurluk olması da bu bölge için elzem. , 5 dakika içerisinden önce terleyecek, sonra üşüyeceksiniz. Su zaten olmazsa olmanızınız.
