Bogota’ya yolculuğumuz sürprizli bir yolculuk oldu. Uçuşumuz için San Agustin yakınlarındaki ufak bir havalimanı olan Pitalito havalimanına gittik. Havalimanı muhtemelen o ana kadar hayatımızda gördüğümüz en küçük havalimanı ve uçağımız, aşağı yukarı 60 yolcu kapasiteli ufak bir uçaktı.
Kalktıktan yaklaşık 90 dakika sonra aşağı yukarı Bogota’ya inmemiz gereken saatlerde indik. Havalimanı yetkilileri bizi toplu olarak bir salona yönlendirdiler ve oturmamızı istediler. Sonra anladık ki Bogota’ya değil başka bir havalimanına inmişiz. Hosteslerin ifadesine göre Bogota havalimanında çok doluluk varmış o yüzden kalktığımız yere aslında çok da uzak olmayan Ibaque’deki Aeropuerto Nacional Perales’e iniş yapılmış. Neyse indik, aradan 20 – 25 dakika geçti ki aynı uçağa yeniden bindik, Bogota’ya yola devam ettik.
Altın Müzesi
Bogota’ya indikten sonra programda çok geriye düşmemek için vakit kaybetmeden Altın Müzesinin yolunu tuttuk. İlk duyduğunda insana çok da çekici gelmeyen bir yer Altın Müzesi. İçeride ne olabilir ki diye düşünüyor insan. Eğer beklentiniz bizim gibi düşükse bu müze sizi çok şaşırtacak. Bogota’ya gelen herkesin ama herkesin mutlaka görmesi gereken yerlerden biri 1939 yılında kurulan Museo del Oro yani Altın Müzesi.

Kolombiya Merkez Bankası’na ait olan müzede de dünyanın en büyük altın koleksiyonlarından biri sergileniyor. Ziyaret ederken aslında dev bir kasayı ziyaret ediyorsunuz. Müze kapandıktan sonra bu kasanın kapılarını kitliyorlar. Müzede yaklaşık 55.000 parça eser bulunuyor ve bunların büyük bir kısmı altın ve diğer değerli metallerden oluşuyor. Yerli halklar tarafından işlenen bu altın takılar, aksesuarlar, eserleri incelerken Latin Amerika’da altın işçiliğinin tarihçesini, aksesuarların şamanik törenlerde, ritüellerde nasıl kullanıldığını öğreniyorsunuz.
La Balsa Muisca ve Eldorado Efsanesi
Müzenin en dikkat çekici eserlerinden biri Muisca Salı (La Balsa Muisca). Muisca Salı, Kral ve mahiyetinin figürlerinin yer aldığı bir sal. Ünlü El Dorado efsanesinin kökenlerinden biri olarak kabul ediliyor. Muisca kültüründe yeni kral yani “Zipa” tahta geçmeden önce altın tozuna bulanır ve Guatavita Lagünü’nde suya atlayarak üzerindeki altın tozundan arınana kadar suda kalırmış. Yeni Kral arındıktan ve sudan çıktıktan sonra artık Krallığı ilan edilirmiş. Bu hikaye kıtaya çıkan İspanyolların bir altın kral ve hazinesini aramalarına sebep olmuş. Avrupa’dan akın akın defineciler gelmiş, kayıp altın şehir Eldorado’yu aramaya koyulmuş. Efsane bugün bizim de ülkeye ilk giriş yaptığımız Bogota’daki Eldorado Havalimanının ismi ile yaşatılmaya devam ediyor.

Müzede pek çok farklı kültürde ortak noktalar taşıyan Güney Amerikan kozmolojisi hakkında da bilgi sahibi oluyorsunuz. Buna göre evren üç dünyadan oluşuyor. İnsanlık ara dünyada yaşarken, tanrılar, atalar ve diğer doğaüstü varlıklar üst dünyada veya yeraltı dünyasında ikamet ediyormuş. Üst dünya ve alt dünya, aydınlık/karanlık, erkek/dişi veya kuru/ıslak gibi zıt ve tamamlayıcı özelliklere sahip olarak düşünülüyor. İnsanların yaşadığı orta dünya, diğer ikisinden gelen unsurları birleştirmiş. Kuşlar üst dünyayı sembolize ediyordu. İnsanlar, jaguarlar ve geyikler orta dünyayı temsil ediyormuş, alt seviyeler ise yarasalar, timsahlar, yılanlar ve yeryüzündeki açıklıklarda yaşayan diğer yaratıklar tarafından temsil ediliyormuş.
Bu üç katmanlı düzen bizim hem San Agustin Arkeoloji parkında hem de Silvia’da Guambiano’larla buluştuğumuzda öğrendiklerimizle de nerede ise birebir örtüşüyor. Müzeyi gezerken, her bir yerli Kolombiya alt kültürüne ayrılmış bölümler görüyorsunuz. Bogota çevresine yerleşen Muiscalar dışında, Quimbaya, Tairona, Tumaco, Narino, Calima gibi farklı yerli toplulukların el sanatları konusundaki üretimlerini burada görüyoruz. Aşağıdaki haritada da bu kültürlerin Kolombiya’nın hangi bölgelerinde yaşadıkları görülüyor.

Aklınızda olsun müzede en kıymetli parçaların sergilendiği Kat 3. kat. Bu katta sergilenen hemen herşey törensel aksesuarlar. Tüm aksesuarlarda inançlarına uyumlu olarak kendilerini hayvanlarla özdeştirdiklerini, onların niteliklerini sahiplendiklerini görüyoruz.






Müzede sergilenen çeşitli ritüel ve törenlerde kullanılan aksesuarlar gerçekten çok göz alıcılar. Ne yazık ki burada gördüklerimiz Güney Amerikan halklarının gerçekte sahip olduklarının çok küçük bir bölümü. İspanyollar bu zenginliklerin büyük bölümünü eritip, külçe haline getirip Avrupaya götürmüşler.
Müzenin müthiş de bir mağazası var. Nerede ise müzede satılan her şeyin replikası olan takılar, objeler, süs eşyalarını buradan almanız mümkün. Buradan Otele geçiyoruz. Otelimiz şehrin tam merkezinde, Opera Binasının hemen yanındaki binada. Konumu çok güzel ayrıca mimarisi de muhteşem. Otele doğru ilerlerken muazzam bir kalabalıkla karşılaşıyoruz. Şehrin ana meydanı olan Plaza de Bolivar’a çok yakın bir noktadayız. Yollarda tezgahlar kurulmuş, bir yandan da meydan barikatlarla kapatılmış ancak halk girmesin diye değil, tam tersine içeride müthiş bir parti var ve güvenlik araması için girişleri belli noktalara yönlendirmişler. İçeriyi göremiyoruz ama müzik seslerini dinliyoruz. Yaklaşan yeni yıl ve noel dönemi tüm bu curcunanın sebebi tabi ki. Kolombiya yeni yılı coşkuyla karşılayan ülkelerden biri. Sokakta tezgahlarda köz mısır, ızgara et, kokteyl aklınıza ne gelirse satılıyor. Biz sonunda otele varıyoruz, uzun bir gün oldu, dinlenmeye çekiliyoruz.
Ertesi gün grup Bogota manzarasını görmek için Monserrat tepesine çıkacak, Botero Müzesini gerzecek ve Tuz Katedraline gidecek. Ancak biz Bogota’da şehri gezecek çok vakit olmadığını düşünerek, Botero Müzesinde onlarla buluşup, sonra ayrılıyoruz, yalnız gezmeyi tercih ediyoruz.
Sabah normalden daha geç kalkıyoruz, Juan Valdez’de bir kahve içtikten sonra Botero müzesine gidiyoruz.
Botero Müzesi
Botero’dan Medellin yazısında epey bahsetmiştik. Kolombiya’nın ve Latin Amerika’nın en önemli sanatçılarından biri olan bu önemli ressam, 15 Eylül 2023’te 91 yaşında, aslında pek de yakın bir zamanda vefat etmiş. Geride bıraktığı unutulmaz eserleri ve kültürel mirası ise hem Medellin’deki hem de Bogota’daki müzelere bağışlamış.
Bogota’daki 2000 yılında açılan Botero müzesinde, sanatçının Kolombiya Merkez Bankası’na bağışladığı 208 eser bulunuyor. Koleksiyonun büyük bir kısmı, Botero’nun eserlerinden oluşurken, müzenin bir diğer bölümü ise Botero’nun bir koleksiyoner olarak topladığı kimi dünya sanatına yön veren Pablo Picasso, Claude Monet, Auguste Renoir, Joan Miró ve Max Beckmann gibi sanatçılara ev sahipliği yapıyor. Dahası müzeye girişler ücretsiz! Aslında pek de şaşırtıcı olmayan şekilde, Botero, sanatını sadece galerilere ve özel koleksiyonlara hapsetmek yerine, halkla paylaşmayı seçmiş ve böylece Kolombiya’nın kültürel mirasına unutulmaz bir katkıda bulunmuş. Çok yaşa Botero!
Botero Müzesi 3 farklı müzenin bir arada bulunduğu bir müzeler kompleksinin içerisinde. Ana giriş kapısında Museo Arte Miguel Urrutia yazmasına aldanmayın.

İçeriye girdikten sonra doğrudan Botero eserlerini gezmeye geçebilirsiniz. Gireceğiniz kapı aşağıda.

Bu defa Medellin’dekinden farklı olarak içeride fotoğraf çekmek serbest. Bütün müzeyi alıp telefonumuza kaydetmemek için kendimizi zor tutuyoruz.




Buraya çektiğim bütün Botero tablolarının fotoğraflarını koymak isterdim ama pek mümkün değil. O yüzden bir kaç tane de Botero’nun koleksiyonundaki diğer ünlü ressamların resimlerine bakalım.
Aşağıdaki bir Picasso…

Bu Klimt’in Öpücük tablosundaki kadının eskizlerinden biri…

Boteronun çok sevdiği söylenen ressam Fernand Leger…

Plaza de Bolivar
Biz Botero Müzesinden çıktıktan sonra biri sanat müzesi olan diğeri bir numizmatik müzesi olan iki müzeyi de gezdik. Sonrasında bir gece önce muazzam bir partinin verildiği Plaza de Bolivar’a doğru yürümeye başladık.





Kısacık Kolombiya ve Bogota Tarihi
Şimdi hazır bu meydana gelmişken biraz Bogota ve Kolombiya tarihinden bahsetmekte fayda var. Öncelikle, belki şunu yazmamız lazım. Bogota bizim o vakte kadar ziyaret ettiğimiz en yüksek şehirdi. Yaklaşık 2600 metre rakımlı bu şehir bize biraz yorgun hissettirdi. Kolombiya’nın en büyük şehri ve 12 milyon gibi bir nüfusa sahip olduğu tahmin ediliyor. Bogota İspanyollar kıtaya ayak basmadan önce Muisca bölgesi imiş ve aslında eski adı Bacata imiş. 1538’de İspanyollar Muisca’ları yenerek bölgenin hakimiyetini ele geçiriyorlar. Yerli nüfus hem İspanyolların kıta Avrupasından getirdiği hastalıklar yüzünden hem de kurdukları kölelik sisteminin (encomienda) aşır çalışma koşulları yüzünden telef oluyorlar.
1810’da bağımsızlık hareketi başlıyor, 1819’da Simon Bolivar İspanyolları yeniyor ve Büyük Kolombiya devleti kuruluyor. Bugünkü Kolombiya, Venezuela, Ekvador ve Panama’yı kapsayan Büyük Kolombiya Devleti çok uzun ömürlü olmuyor. Bugünkü Kolombiya ise sürekli iç savaşla, gerilla savaşlarıyla, en son da uyuşturucu çeteleri ile uğraşıyor. 2016’da gerilla ve çetelerçökertiliyor ve bir nevi barış yapılıyor. Son 10 yıldır da Kolombiya artık önüne bakıp, yeni bir gelecek yaratmaya çalışıyor. Ülkenin kısa siyasi tarihi böyle.
Plaza de Bolivar Bogota’nın Taksim meydanı ve pek çok önemli devlet kurumunun, şehrin katedralinin birbiri ardına sıralandığı bir kamusal alan. Kongre Binası, Belediye Binası, Yüksek Mahkeme, Katedral, Başpiskoposluk Sarayı yan yana dizilmişler. Bu kadar devlet kurumunun, hem de en önde gelenlerinin sıralı olduğu bir meydanda halkın doluşup, çılgınca parti yaptığını görmek hem şaşırttı, hem de mutlu etti. Fotoğraflarda görünen çam ağacı, diğer süslemeler, hava karardıktan sonra meydanı bir renk cümbüşüne çeviriyor ve bir rave parti bütün çılgınlığı ile gecenin geç saatlerine kadar devam ediyor. Devletin eğlenceye ortak olabilmesi, engelleyen değil, elveren olması ne tatlı değil mi? Pek tabi ki pek çok güvenlik önlemi alınmıştı. Bu da gerekli, o sorumluluklar da aksatılmamış, ne hoş.
Meydandan ayrıldıktan sonra Bogota’nın La Candelaria bölgesinde gezinmeye sokaklarını arşınlamaya başlıyoruz. Koloniyal mimari, sokak resimleriyle bir arada, rengarenk görüntüler yakalıyoruz.











Sokaklarda epeyce yürüdükten sonra yorgun argın otele dönüp, otelin çatı katına çıkıyoruz. Oradaki kafede oturup bir şeyler içiyoruz. Ne güzel bir gün geçirdiğimizi ve Kolombiya’nın ne kadar güzel bir ülke olduğunu konuşuyoruz. Ertesi sabah Bogota’dan ayrılacağız. Akşam yemeğinde grupla buluşup, o gün neler yaptığımızı karşılıklı anlatıp sonrasında odalara dinlenmeye çekiliyoruz.

