Mompox: Zamanın Durduğu Yer

Yazılara biraz mecburiyetten uzun bir ara vermiş oldum. Kaldığımız yerden Kolombiya’yı gezmeye devam edelim diyorum. O zaman haydi yola çıkalım.

Hedefimiz Mompox, ancak oraya ulaşmak için iki uçuş yapmamız gerekiyor. Önce Bogota’dan Medellin’e, ardından Medellin’den Mompox’a. İkinci uçuşumuz başlarken, uçağın küçüklüğü bizde tatlı bir heyecan yaratıyor. Yolcu sayımız sadece 19. Küçük, tek sıralı koltuk düzeni ve minicik koridoruyla bu uçak, adeta gökyüzünde süzülen bir kapsül gibi. İki hostes, uçuşun başında bize sandviç ve kurabiyelerden oluşan küçük beslenme kutularımızı dağıtıyor. Kalkıyoruz, ben uçakta Yüz Yıllık yalnızlığı izlemeye devam ediyorum, böylece ne zaman kalktık ne zaman indik çok da anlamadan Mompox’a varıyoruz.

Havalimanında bizi, Fransız bir rehber karşılıyor. Anlıyoruz ki bundan bir kaç sene öncesine kadar Fransa’da gayet bildiğimiz bir hayatı yaşarken, önce eşiyle birlikte Latin Amerika’a bir uzun seyahate çıkıyorlar. Amaçları yaşamaktan mutlu olacakları bir yer bulmak. Epey seyahat ettikten sonra da Mompox’a yerleşmeye karar veriyorlar. Şimdilerde kendisi burayı ziyaret eden gruplara rehberlik yapıyormuş, karısı da çevirmenliğe başlamış, ama son dönemde yaygınlaşan yapay zeka teknolojileri yüzünden işler biraz kesatmış.

Mompox’a İlk Bakış

Havalimanından otele çalışan tuktuklar var. Mompox’un nemli ve sıcak havasını düşününce, çok ferah, esintili bir yolculuk sağlıyorlar. Daha önce de yollarımızın kesiştiği Magdelena nehrinin hemen kıyızındayız, bu da sıcak, nem ve sivrisinek demek. Otelin girişi, geçtiğimiz sokaklar bize yine film seti gibi bir yere geldiğimizi fısıldıyor. Zaten Kolombiya’da çoğunlukla hissettiğimiz bu oluyor. Sanki bir film seti kurulmuş, biz de içinde geziyoruz.

Otelin bu merak uyandıran kapısından giriyoruz…

Ve karşımıza büyük bir avlu ve şu efsanevi ağaç çıkıyor…

Henüz odalarımız hazır değil o yüzden şehri dolaşmaya çıkıyoruz.

Biraz tarih

Burası, 1540 yılında İspanyollar tarafından kurulan ve kolonyal dönemde önemli bir ticaret merkezi haline gelen bir şehir. O dönemlerde Magdalena Nehri boyunca yapılan ticaretin en canlı noktalarından biriymiş. Ancak asıl önemini bağımsızlık savaşları sırasında Simon Bolivar’ın burayı askeri üs olarak kullanınca kazanmış. 1810-1819 yılları arasında Mompox, Kolombiya’nın özgürlük mücadelesinin önemli merkezlerinden biri olmuş. Zamanla nehir ticaret yollarının değişmesiyle şehir eski önemini yitirmiş ve adeta bir zaman kapsülüne dönüşmüş. İşte tam da bu yüzden 1995 yılında UNESCO tarafından Dünya Mirası olarak ilan edilmiş, çünkü Mompox, 16. ve 17. yüzyıldan kalma kolonyal mimarisini neredeyse hiç bozulmadan koruyabilen nadir yerlerden biri.

Gabriel Garcia Marquez’in ile ilgisi var mı diye düşünüyor insan çünkü Mompox’un dört bir tarafı bataklık/sazlık benzeri sulak alanlarla çevrili, nehir kenarında, küçük, özenildiği belli evlerle dolu bir kasaba. Fakat gerçek şu ki Gabriel Garcia Marques bu kasabaya gelip gelmediği net olarak bilinmiyor. Marquez bu bölgeye yakın bir başka kasaba olan Aracataca’da doğmuş. Yani Yüz Yıllık Yalnızlıkta esinlendiği yer muhtemelen kendi doğum yeri olan Aracataca ancak Mompox’tan da esinlendiği şeyler de olabileceği söyleniyor. Bir de ek bilgi, eşi Mercedes Barcha gençliğinde Mompox’ta bir manastır okuluna gitmiş. Mompox’un izole yapısı, korunmuş kolonyal mimarisi ve nehir kıyısındaki konumunun Macondo’nun betimlemeleriyle büyük benzerlik göstermesi de bize bu yönde bir etki olabileceğini gösteriyor.

Gümüşten Balıklar ve Zanaat

Öte taraftan burası Kolombiya’nın en iyi altın ve gümüş işçiliği yapan ustalarının bulunduğu bir bölge. Tıpkı Albay Aureliano Buendia’nın el emeğiyle yapıp yapıp bozduğu balıklar gibi, Mompox’ta bizdeki telkariye benzer el işçiliği çok ünlü bir sanat. İlk uğrak yerimiz bu Mompox usulü telkarilerin yapıldığı bir atölye oluyor. Nasıl bir ince işçilik ve el emeğiyle gümüşü iplik haline getirdiklerini anlatıyorlar bize. Farklı kalınlıktaki gümüş ipliklerle de bu gördüğünüz takılar ince ince işlenerek ortaya çıkarılıyor. Ortadaki balıklar da Marquez’e bir gönderme yapıyor.

Atölyeden çıktıktan sonra sokkalarda yürümeye devam ediyoruz. Hava hiç gezilecek gibi değil ama kasaba çok güzel, gezmesek olmaz.

Lezzetler ve Tatlar

Birazdan öğle yemeğine oturacağız. Nehir kenarında bir restorana gidiyoruz. Menü cidden güzel çıkıyor, görüntüsünden hiç sevemeyeceğimizi düşündüğümüz bir balık ve yanındaki hindistancevizi yağlı pilavı bayıla bayıla yiyoruz. Bu tabi yine bir tatlı su balığı, normalde hiç yemediğimiz bir tat. Kolombiya bu konuda bir istisna oldu. Kimi yerlerde sevdik, kimilerinde sevmedik. Kendi adıma, bu seyahat benim en çok tavuk ızgara yediğim seyahat de olabilir. Risksiz çözüm olduğu için sürprizle karşılaşmamak adına tavuk ızgara söylediğim çok oldu. Ama bu balık cidden güzeldi. Pilavın yanındaki de tabi ki buradaki iri yeşil muzlardan yaptıkları kızartma: Plantain o da gayet lezzetliydi.

Yemekten sonra güzel bir kahve içiyoruz. Sonrasında odalarımız hazır oluyor ve otele gidip biraz dinleniyoruz. Otel bir avluya bakan odalardan oluşuyor. Servis yavaş, odalarda çok temel ihtiyaçları karşılayacak şekilde döşenmiş. Banyonun tepesinde açık duran bir pencere var. Cocora Vadisinde yem olduğumuz sineklerin bıraktığı izler ve kaşıntıları 2 hafta geçmediği için, burası Amazon bölgesi olmasa bile sivrisinekler korkulu rüyamız haline gelmiş vaziyette. Sivrisineklerden korunmak için banyo kapısını sürekli kapalı tutup, içeri girip çıkarken de ışıkları da kapalı tutuyoruz. Sadece 1 gece konakladığınız sürece, yolculuklarda böyle şeylerin çok büyük önemi olmuyor.

Gün Batımı ve Nehirde Tekne Turu

Akşam üstü bir tekne turumuz var. Bu tekne turu gün batımına denk geliyor ve muazzam manzaralar izleyeceğimizi henüz bilmiyoruz. Tekne turu öncesinde şehirde bir tur atıyoruz. Nehir kenarındaki yürüyüş yolu ve ağaçlar muazzam güzellikteler. Öyle kocamanlar ki fotoğraflar katiyen gözümüzün gördüğünü gösteremiyor size. Öyle huzurlu ve ferah bir enerji var ki anlatamam.

Tekneye biniyoruz ve Magdelena nehrindeki seyrimize başlıyoruz…

Kaptan bize birer içki ikram ediyor…Çok ferah, lime limonlu, buzlu rom, güneşin batışı ortalığı kızıla boyadıkça biz gevşiyoruz. Tatlı tatlı salsa çalıyor, hep hatırlayacağımız bir gün batımı… Tekne turu bitiyor yemeğe geçiyoruz… Ne yediğimizi anımsayamamakla birlikte güzel şeyler yediğimizi hatırlıyorum… Sonra odalarımıza geçip dinlenmeye çekiliyoruz.

Son Bakış: Mompox Mezarlığı

Ertesi sabah şehirden ayrılmadan mezarlığı da geziyoruz. Burası beyaz mezar taşları ve anıtlarıyla dikkat çeken, şehrin tarihî dokusuna kusursuzca uyum sağlayan bir alan. Kemerli yapılar, haçlar ve özenle oyulmuş mezar taşları, burayı sıradan bir mezarlık olmaktan çıkarıp kolonyal dönemin izlerini taşıyan bir açık hava müzesi haline getirmiş. Sonra Kolombiya’daki son durağımıza doğru yola çıkıyoruz.

Yorum bırakın