Sabah uyanıyoruz. Heyecanlıyız, çünkü bizim için uzun zamandır beklenen bir gün olacak. Önce 3 saatlik bir kara yolculuğu ile Wadi Musa‘ya ulaşacağız. Dinlendikten sonra, akşam Petra by Night‘ı izlemek için ilk kez antik şehrin kapısından girip Hazine Binası’na yürüyeceğiz. Yani Petra’yı gündüz gözüyle görmeden önce, gece gözüyle göreceğiz.
Yola çıkıyoruz. Ölü Deniz‘i gözden kaybetmeye başlayacağımız bir noktada durup biraz daha izlemek istiyoruz. Gölün tam ucundayız ve turkuaz renge dönen suyun hafif hafif çırpıntılandığını görüyoruz. Hava bir önceki güne kıyasla oldukça rüzgârlı, gölün suyu hafiften dalgalı. Şoförümüz Wesam’dan öğreniyoruz ki, tuz oranı %30 olan ve yoğunluğu oldukça yüksek bir gölün dalgalanması, suda kendimizi kontrol etmemizi zorlaştırıyormuş ve insan hayatı için tehlike yaratıyormuş. Böyle günlerde göle giriş de yasaklanıyormuş.
Zaten bence Ölü Deniz, ya da namı diğer Lut Gölü, gerçekten de bu dünyaya ait değil gibi. Başka bir gezegene, başka bir yer çekimine ait. Kenarında oturup izlediğinizde, belki sessizlikten, belki de verdiği o sonsuzluk hissinden dolayı kendinizi dünyadan uzak bir yerde gibi hissediyorsunuz.

Şoförümüz, bizi otoban yerine dağların arasından, uçsuz bucaksız vadi manzaralarına nazır bol virajlı yollardan götürmeyi teklif ediyor. Seçimi ona bırakıyoruz. Bu sırada, ıssız yollara sapmadan önce bir fırının önünde duruyor ve bir kese kağıdı dolusu falafel alıyor. Ürdün’de, tıpkı bizim fırından simit almamız gibi, burada mide kazıntısına çare falafel! Hayatımda yediğim en sıcak ve en taze falafel kesinlikle bu.

Gerçekten de kıvrıla kıvrıla giden yollara girdikten sonra, başka bir gezegendeymişim hissi geri geliyor. Yollar boş, çok az araç var ve biz sarı ile turuncu tonlarındaki tepelerin arasından ilerliyoruz. Yol boyunca karşılaştığımız tek trafik sıkışıklığı ise bir deve sürüsü yüzünden oluyor. 🙂 Arada bir yerde manzara ve ihtiyaç molası veriyoruz. Manzarayı izliyoruz. Fotoğraf çekiyoruz. Sonra yola devam ediyoruz.

Küçük Petra
Yolda şoförümüz Wesam, “Wadi Musa’ya giderken sizi Küçük Petra’ya götüreyim,” diyor. “Çünkü önce Petra’yı görürseniz, sonrasında Küçük Petra’yı gezmenin pek bir anlamı kalmaz.” Ertesi gün Petra’yı gezdiğimizde, Wesam’ın bu önerisinin ne kadar doğru olduğunu anlıyoruz. Küçük Petra, büyük kardeşi kadar etkileyici olmasa da iddiasız ama sade güzelliğe sahip bir ön gösterimi olabilir.



Küçük Petra’dan ayrıldıktan 10-15 dakika sonra Wadi Musa’dayız. Burası, Petra’nın hemen yanı başında bulunan, tamamen turizmden geçinen ve tabiri caizse Petra’yı ziyaret eden turistlerle hayatını idame ettiren bir kasaba. İki gece konaklamamıza rağmen, kasabanın pek bir şeyini göremedik. İlk akşamı Petra by Night’ta geçirdik; ikinci akşam ise yorgunluktan dışarı çıkıp akşam yemeği yemeyi bile istemedik ve otelde kaldık.
Nerede konaklamak lazım?
Buradaki otel seçimimizi etkileyen temel kriter, gündüz ve akşam boyunca Petra Antik Kenti’ni gezerken oldukça yorulacağımızı öngörmemizdi. Bu nedenle, olabilecek en kısa sürede konforlu, temiz bir otele, sıcak bir duşa ve rahat bir yatağa kavuşmayı hedefledik. Petra Antik Kenti‘nin giriş kapısının tam karşısında bulunan Mövenpick Petra Oteli bu ihtiyacımızı fazlasıyla karşıladı.
Otelin odaları yeterli ve konforlu, ayrıca à la carte restoranları da iyiydi. Otelin sürekli tam kapasite çalışması, bölgedeki popülerliğini açıkça gösteriyor. Rezervasyonları da muhtemelen hızlı doluyor. Ne kadar erken plan o kadar iyi oluyordur muhtemelen. Kahvaltısı biraz zayıf, kalabalığa yetişemiyorlar. Yine de bu durum, genel konaklama deneyimimizi olumsuz etkilemedi.

Odaya çıkıp biraz dinlendikten sonra, saat 6’da akşam yemeği için buluştuk. Wesam, bizi kendi başımıza gitsek asla bulamayacağımız ufak ve samimi bir restorana götürdü. Masaya, bizim saç kavurmaya benzer iki yemek geldi; biri tavuklu, diğeri dana etli. Her şey o kadar lezzetliydi ki neredeyse parmaklarımızı da birlikte yiyecektik!
Petra by Night
Yemekten sonra Petra’nın giriş kapısına geldik. Görevliler saat 20.15 gibi sıraya giren grubu içeri almaya başladılar. Böylece, karanlıkta Hazine Binası’na doğru yürümeye başladık. Ekim ayının sonlarına yaklaştığımız için gece hava Wadi Musa’da oldukça serin ve rüzgârlıydı. Üstelik Petra, tam bir vadinin içine kurulu olduğu için rüzgâr daha da sert hissediliyordu. Yol epeyce karanlıktı, kenarlara koydukları portatif aydınlatmalar yolu aydınlatmak konusunda yetersizdi. Cep telefonunun feneri ile yürümek gereksiz kazaları engellemek için iyi bir seçenek.
Petra by Night, haftada üç gece; Pazartesi, Çarşamba ve Perşembe günleri düzenlenen özel bir etkinlik. Gece Petra’yı görme fikri çok heyecan verici geldiği için biz Ürdün seyahatini planlarken, Petra durağını Petra by Night’ın olduğu bir geceye denk getirecek şekilde ayarlamalar yapmıştık. Zaten Ürdün’e gelmemizin ana sebebi de pek çok başka turist gibi Petra’yı görmekti. Geri kalan her şey extra bonus gibi geliyordu. Oysaki hepsinin tadı bambaşka ve ayrı ayrı çok güzelmiş, seyahatin sonunda Petra’yı gördüğümüze mutluyduk ama aynı zamanda, sadece Petra’yı görmediğimize daha da mutluyduk.
Gece, yıldızların altında yapılan yürüyüş insanı ertesi gün için daha da meraklandırıyor. Giderken hafif bir yokuş iniyorsunuz, ancak dönüş yolu yorgun bir anınıza denk geldi ise aynı yokuşu çıkmak biraz zorlayıcı olabiliyor. Neyse ki Hazine Binası ile giriş kapısı arasında çalışan golf arabaları var. Dilerseniz bu araçları kullanabilirsiniz. Ancak biz, “Bir insan Petra’da kaç kez yürüyebilir ki?” diye düşünerek yürümeyi tercih ettik.
Etkinlik sırasında, portatif taburelere oturup ikram edilen (maalesef) şekerli ve baharatlı çayı yudumlarken, yerel sanatçıların müzikleri eşliğinde ışıklandırılan Hazine Binası’nı izliyorsunuz. Yıldızlar ışıl ışıl, telefon kamerası ile bile uzun pozlamayla inanılmaz fotoğraflar çekebiliyorsunuz.

Yaklaşık 45 dakika- 1 saat süren bir müzik dinletisinin ardından geri dönüş yoluna geçiyorsunuz. Müzik çok başarılı mı? Bence değil. Ama zaten müzik olmasa da sadece aydınlatılmış halini görmeye de razıyız. Dönüşte biz genel kalabalıktan 5 dakika evvel ayrılıp, ıssız yollarda fotoğraf çekmeye koyulduk. Gecesi gündüzü fark etmeksizin, ne kadar çok fotoğraf çekseniz yetmeyen bir yer Petra. Geldiğimiz yolu yine 40-45 dakika gibi bir sürede yürüyerek kendimizi otele attık. Bildiğiniz tuş olup yattık.


Gündüz gözüyle Petra
Ertesi gün planımız, erkenden yola koyulup Petra’yı sabah gezmeye başlamaktı. Bu yüzden saat 7.30’da rehberimizle buluştuk. Buralara kadar gelmişken bir yerel rehberle gezmenin en iyi seçenek olduğuna inananlardanım. Bölgenin tarihçesini ve yapıların hikayelerini detaylı bir şekilde dinlemek, kesinlikle gezdiğiniz yerlerle ilgili algınızı geliştiriyor ve deneyime derinlik katıyor.
Bizimle yaklaşık 2 saatlik bir tur yaptıktan sonra rehberimiz geri döndü, biz ise kendi başımıza keşfetmeye devam ettik. Bize rehberi, Ürdün’de hizmet aldığımız yerel acenta ayarladı ama kendiniz seyahat ediyorsanız, Petra giriş biletlerinizi alırken de rehber talebinde bulunabilirsiniz. Bilet fiyatları ve alabileceğiniz diğer hizmetlere ilişkin tüm bilgiler burada.
Yürümeye başlıyoruz. Hava olabilecek en iyi hava değil çünkü epey rüzgarlı ve güneş henüz yükselmediği için hava soğuk. Yol bomboş, Bakanlık görevlilerinin akülü araçlarının gürültüsü ortamı bozsa da sanki şehirde sadece biz varmışız gibi hissederek yürüyoruz. Rehberimiz hızlı hızlı anlatıyor, onu dinlerken çok da fotoğraf çekmiyoruz. Enerjimizi anlamaya ve soru sormaya harcıyoruz.

Şimdi gelelim Petra hakkında öğrendiklerimize: Dünyanın yeni 7 harikasından biri seçilen Petra, Yunanca “kaya” anlamına geliyor. Bu bölge, tarih öncesi dönemlerden bu yana bir yerleşim yeri olarak kullanılmış. Önce avcı-toplayıcı gruplar bu bölgede yavaş yavaş yerleşik hayata geçmiş, ardından bölge, kervan yolları üzerinde önemli bir durak haline gelmiş. Şehrin bir yanı Mezopotamya’ya, diğer yanı ise Mısır’a uzanıyor. Bakın mesela bu aşağıdaki mezar anıtının ismi Obelisk Mezar. Mezarın üst kısmındaki dört obeliskten dolayı bu isim verilmiş ve Nebatilerin dini ve mimari stilini yansıtan önemli bir yapı olduğu söyleniyor. Buradaki 4 obelisk bize içeride 4 mezar bulunduğunu anlatıyor.

Yürümeye devam edince bence Petra’daki insan yapımı binalardan dahi daha etkileyici olan Dar Geçide, (Siq Geçidi / As – Siq) geliyoruz. Yürürken yol bitmesin diye geçiriyorum içimden. Enerjisi o kadar güzel ki sanki sadece yol ve siz varsınız, zaten kimse olmasa da olur. Gözlerinizi taşların desenlerinden, metrelerce yükselen duvarların yuvarlanan şekillerinden, görkeminden alamıyorsunuz. Doğa heykeltraş gibi çalışmış burada.
Dar Geçit sizi doğruca Hazine Binasına götürüyor. Petra kartpostallarında gördüğümüz manzara karşımıza çıkınca hem çok tanıdık geliyor hem de sanki gerçek üstü gibi. Muhtemelen pek çoğumuz bu binanın fotoğrafını gördüğümüz için geldik Petra’ya.

Binanın ön cephesi bir takvim gibi tasarlanmış. Yılın 12 ayı için 12 Korint sütunu, yılın 365 günü için 365 küçük küp ve alttaki altı Korint sütunun üzerindeki bordürde de haftanın 7 günü sembolize edilmiş.
Define avcıları, Hazine Binası’nın üst orta aksındaki heykelin içinde altın saklandığına inanmış ve bu yüzden de kurşunlayıp zarar vermişler. Elbette ümitleri boşa çıkmış, ancak böylesine büyüleyici bir yapının dünyanın en güzel hazinelerini sakladığını düşünmek, pek de şaşırtıcı değil. 🙂
Yapının kızıl kayalara oyulmuş mimarisi, tek kelimeyle masalsı. Sanki her an bir köşeden korsanlar çıkacak, gizli kapıların arkasında saklı hazineler ortaya çıkacakmış gibi bir hisle geziyorsunuz. Adeta bir film seti gibi; o kadar etkileyici ki insan buranın gerçek olduğuna inanmakta zorlanıyor. Her köşesi, zamanda bir yolculuk ve hayal gücüne bir davet gibi.

İşte benden daha önce pek çok insan benzer şekilde hissetmiş olmalı ki Petra film çekimlerine de ev sahipliği yapmış.Indiana Jones last Cerusade burada çekilmiş. Bu film sayesinde tanınıp dünyaya mal olan Petra’da film çekimlerinden önce yürümek epey meşakkatli imiş, çünkü yollar yer yer 50-100 cm aralığında kumla kaplı imiş yollar. Film çekimi için yol kumlardan arındırılmış, hatta yer yer beton da dökülmüş. O yüzden yürürken roma kaldırım taşlarının bittiği yerlere yama yapılmış beton yüzeyler görüyorsunuz.
Petra’yı Petra yapanlarlar Nebatiler, Yemen’den geliyorlar ve Bedevi bir kabileler. Nebatiler, bölgenin stratejik potansiyelini görüp burada bir şehir kurarak kumaş, tütsü ve baharat ticareti yoluyla zenginleşmişler. Zenginleştikçe şehir büyümüş, şehir büyüdükçe de daha da zenginleşmiş. Ticaretin ve paranın önemini bugün, Petra’nın en sembolik yapısı olan Hazine Binası’nın tam karşısında bulunduğu tahmin edilen vergi dairesinden anlayabiliyoruz. Kervanlar, dar geçit olan Siq boyunca yürüyerek Petra’ya ulaştıklarında, ilk geniş açıklıkta vergilerini ödeyip yollarına devam ederlermiş. Nebatiler, bu ticaret organizasyonunu o kadar iyi yönetmişler ki Petra, dönemin en zengin ve güçlü ticaret merkezlerinden biri haline gelmiş. Kervanların istikameti duvarlardaki kabartmalara da ilham olmuş. Bakın mesela burada bir Tacir, devesi ile birlikte tasvir edilmiş. Adamın ayakları, devenin karnı, boynu ve ayakları rahatlıkla seçilebiliyor.
Şehri kuran Nebatiler kayaları oyarak şehir yapan bir kavimmiş. Romalılar inşa eder, Nebatiler kayalara oyarak şehir yapar dedi rehberimiz. Bu arada şehrin halkı çok zengin olmakla birlikte gördüğümüz yapıların çoğu da aslında mezar. Ölümden sonrasına en çok yatırım yapan medeniyetin Mısır olduğunu düşünürsek belki de burada da bir Mısır etkisi görüyoruzdur.
Nebatiler şehrin altyapısına da önem vermişler. Temiz su ve atık su için ayrı kanallar yapmışlar.
Pagan ama spiritüel insanlarmış. Ancak zaman içerisinde Pagan, Yunan, Roma inançları bir arada yaşamaya başlamış. Yol kenarında duvarlara kazınmış minik şapelvari dua köşeleri yapmışlar. Bunların içindeki nişlerde minik heykeller olurmuş. Mesela yukarıdaki bordürde yer alan süslemede Yunan stilinden esinlenilmiş. Mitolojik açıdan da Mısır ve Yunan tanrılarından esinlenmişler. Nebatilerin 12 tanrısının en büyüğü Dushara imiş, Jüpiter manasına gelirmiş. İsis ve Diyonisos da burada da bilinirmiş.

Hazine binasında zaman geçirdikten sonra sağ tarafa doğru kıvrılan yolda yürümeye başlıyoruz ve bu yol bizi Tiyatro, Street of Façades ve Kral mezarlarının birleştiği noktaya getiriyor.
Street of Façades…

Buradan gelip geçen her medeniyetin izlerini taşıyan bir tiyatro…

Mezarlar….


Sabah soğuğunun geçtiği, güneşin tepede yükselmeye başladığı saatlerdeyiz. Manastır’a kadar gitmeyeceğimizi biliyoruz. O yüzden şehrin tadını çıkarıp fotoğraf çekmeye başlıyoruz. Makul şekilde tırmanabildiğimiz mezarlara tırmanıyoruz, duvarlara dokunuyoruz, kedileri seviyoruz. Sonra yavaş yavaş yürüyerek otele dönüyoruz. Sabah 7.30’da çıktığımız otele vardığımızda saat 14.00 olmuş. Bir önceki gecenin de yorgunluğu ile tabi ayaklarımıza kara sular inmiş. Yediğimiz rüzgarla saçlar keçeye dönmüş, içimiz dışımız kum olmuş bir sıcak duş iyi geliyor. Sonrası dinlenme, gördükleri üzerinde düşünme, okuma ve yazma zamanı.

