Akabe ve Wadi Rum

Bir önceki gün erkenden dinlenmeye geçmenin de faydasıyla, sabah erken kalkıyoruz. Bu sefer içimizde başka bir heyecan var çünkü sıra çölde bir gece geçirmeye geldi. Wadi Rum’da sarı turuncu sonsuz bir kum denizi, gece yıldızların altında yatabilme hayalleri içerisindeyiz. Ancak, hava bir önceki günden daha da rüzgarlı, görüş açısı bulanık. Oysa biz masmavi gökyüzünün çöl sarısıyla yarattığı kontrast manzaralar için çok heyecanlıydık. Üstelik hem yıldız gözlemi yapacaktık, hem de balonla binecektik. Ne yapacağımızı çok da bilemeden Wadi Rum giriş biletlerini alacağımız kapıya kadar geliyoruz. Burada acente ve otellerle bir telefon trafiğine girip, Wadi Rum’da geçireceğimiz günü Akabedeki günümüzle değiştirip değiştiremeyeceğimizi anlamaya çalışıyoruz. Şanslıyız, hem oteller, hem de katılacağımız aktiviteleri satın aldığımız acenteler değişiklik yapmayı kabul ediyorlar ve biz Wadi Rum kapısından geri dönüp, istikameti Akabe’ye çeviriyoruz.

Akabe Ürdün’ün, İsrail, Mısır ve Suudi Arabistan’a komşu bir şehri ve bu 4 ülkeyi birleştiren körfeze adını veren şehir. Aynı zamanda bir Kızıldeniz şehri. Bizim görebildiğimiz kadarıyla yerli turistlerin tatil için yoğunlukla seçtikleri bir destinasyon. Akabe’ye geleceğimiz geç belli olduğu için, günlük tekne turlarını kaçırdık. Kızıl denizin müthiş doğasını görebilmek, dalabilmek, snorkeling yapabilmek çok isterdik ama bize kısmet olmadı. Biz de otele yerleştikten sonra plaja indik. Denizin tadını çıkardık. Gerçekten olağanüstü bir deniz. Çok berrak, dibi incecik kum, Ekim sonu itibarı ile sıcaklığı muazzam, ne sıcak ne soğuk. Tam bir plaj günü oluyor bizim için. Biraz patates, pizza ile yayılıyoruz. Bir gün önce sabah erken saatte 10 derece soğukta Petra’yı gezerken ertesi gün Kızıldeniz’de güneşleniyoruz.

Akşam Wesam bizi Akabe’nin Ayla diye bir bölgesine götürüyor. Bizim Galataport gibi bir yer ama yanına bir de rezidans daireler, villalar yapmışlar. Sahil boyu bir marina ve arka taraflarda restoranları görüyoruz. karşı tarafta ışıl ışıl görünen kara parçası İsrail’in Eylat şehri. Bu kadar yakın, sanki Akabenin devamı gibi ama değil.

Ayla’yı gezdikten sonra Wesam bizi yerel bir balık lokantasına götürdü. Ben o gün gündüz yediğimiz pizzalar ve biralardan çok tok olduğum için bir şey yiyemedim ama Orhan ve Wesam’ın yemeklerinin tadına baktım. Restoranın adını maalesef hatırlayamıyorum. Kremalı karides ve baharatlı bir pilav üzerinde ekşili balık yemeği geldi sofraya. İkisi de çok lezzetli idi.

Biz en başında Ürdün planlarımızı yaparken Akabe’ye hiç gelmeyecektik. Gelmişken eksik bir yer bırakmayalım diye burayı programa dahil etmek aslında bize daha önce hiç yüzmediğimiz şahane bir denizde yüzme şansını verdi hem de ertesi gün çölde şahane bir gün hediye etti. Esnek olabilmemizi sağladı, programda yer değişikliği yapmamıza olanak tanıdı.

Sabah uyandık ve saat 10.00 gibi yola çıkıp, Wadi Rum’da kalacağımız Bedevi kampına 11.00’e doğru vardık. Bu defa konaklamamız Sun City Camp’te, Wesam işletmecileri çocukluklarından beri tanıdığı için bize bir torpil yapıyor ve sayesinde en önden 1. sıra çöl manzaralı odayı kapıyoruz. Buna deniz manzaralı oda diyorlar 🙂 Çölü izlemekle denizi izlemek arasında hiç bir fark olmadığını tahmin ediyordum ama şu anda eminim hatta belki de duruma göre çölün verdiği hissi daha çok sevdiğimi de fark ediyorum.

Odalarda hiç bir eksik yok, kocaman bir banyo, muazzam bir duş var. Elbise dolabı, inanılmaz iyi soğutan bir buzdolabı da cabası. Ekim sonu itibarıyla gece odaların için inanılmaz soğuk oluyor ancak klimayı sıcak ayarına getirip açınca içerisi fırın gibi ısınıyor. Bu Martian Tent dedikleri balon çadırların görüntüsü güzel, konforu az olur diye düşünmüştüm ama değilmiş. Son derece konforlu bir konaklama deneyimi sunuyorlar.

Saat 11.00 gibi çöl safarimiz var. Gün batımına kadar 4×4 bir araçla çölün orasını burasını gezeceğiz. Çölde hazırlanan bir öğle yemeği yiyeceğiz. Kulağa gerçekten çok heyecan verici geliyor. Şoförümüz Awad ile buluşuyoruz ve masal gibi bir gün için yola çıkıyoruz.

Awad bizi çölün derinliklerinde gezdiriyor. Çözü bize tanıtıyor. Aslında ne yol var ne iz, bu uçsuz bucaksızlıkta yolunu nasıl buluyor belirsiz. Çöldeki tüm turlar bedeviler tarafından yapılıyor. Manzaralar o kadar güzel ki siz de kendinizi bir masal filminin baş aktrisi zannetmeye başlıyorsunuz. Başımızda Amman’dan aldığımız poşularla 4×4 jipin üstünde yol aldıkça aslında masal daha da gerçekçi olmaya başlıyor.

Öğle arası verene kadar yol böyle devam ediyor. Çektiğimiz videolara, fotoğraflara çölü sığdırmaya çalışıyoruz ama ne mümkün. Sığmıyor. Aklımıza kazımaya çalışıyoruz. Hissettirdiği sonsuzluk hissini hep hatırlamayı diliyoruz. Kum tepelerine çıkıyoruz. Çıplak ayakla üstlerinde yürüyoruz. Parmaklarımızın arasından ipek gibi akan kumun güzelliğine inanamıyoruz.

Öğle saati yaklaşınca, aracı gölge bir kaya dibine park ediyor Awad. Bize öğle yemeği hazırlamaya başlıyor. Çölde ateş üzerinde pişecek bir öğle yemeği yiyeceğiz. Her şey bize sürreal gelmeye devam ediyor. Awad bu defa arabadan bir halı indirip yere seriyor. Halının üzerine yastıklar koyuyor. Oluyor bize Alaaddin’in uçan halısı. Alaaddin’in uçan halısı demişken aslında pek de yanlış değil 2019 yılında çekilen Alaaddin filmi de dahil, IMDb kayıtlarına göre tam 51 filmin bir bölümü Wadi Rum’da çekilmiş. Listeyi buradan inceleyebilirsiniz. Bunların en ünlüsü tabi ki The Martian ve Dune.

Awad öğle yemeğini hazırlarken biz keyfimize bakıyoruz. Ben Alaaddin’in sihirli halısına yayılıyorum. Tepede uçan çöl kuşlarını dinleyip, böyle bir sahneye hayatta kaç kez şahit olabileceğimi düşünüyorum. Yemekte sebzeli tavuk var. Yemeği Awad’ın eşi günlük olarak hazırlıyor. Awad çölde misafirleri için pişiriyor.

Ben bu yemek nasıl pişecek ki diye düşünürken. Awad önce ateşi yakıyor, yemeği üzerine koyduktan sonra alüminyum folyo ile kapattığı güvecin üstüne de odun parçaları koyuyor. Böylece bir nevi tandır yakmış oluyor. Evet alüminyum zararlı ama sanırıım bu defalık bunu görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. 🙂

Yemek pişerken, yatıp gökyüzüne, tepemizdeki devasa kayalara, bakmaya, sessizliğin ve boşluğun tadını çıkarmaya devam ediyoruz. Bir yandan şehirli zihnimiz acaba şu kayaların dibinden akrep yılan çıkar mı diye düşünmeye devam ediyor. Aradan 1 saat gibi bir süre geçiyor sanırım. Yemek hazır ve inanılmaz lezzetli. Tavuk çok güzel pişmiş ama ben içindeki sebzeleri ve yemeğin suyunu daha çok seviyorum.

Yemekten sonra, yeniden yola düşüyoruz. Manzaralar değişiyor ama çölün verdiği sonsuzluk hissi hep içinizde. Sarı kırmızı kumlar, yüzünüze vuran rüzgar, yakan güneş, doğanın bu kadar içinde olmak insanı çok mutlu ediyor, neşeli bir özgürlük hissi içinize doluveriyor. Aşağıdaki mantar kaya çok meşhur, kumun üzerindeki ayak izlerinden ne kadar çok ziyaretçisi olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Aşağıdaki adamı ayırd etmemek de sanırım imkansız… Burası da çöldeki fotoğraf noktalarıdan biri

Artık güneş batmaya yaklaşıyor… Biz gün batımını izleyecek bir köşeye konuşlanıyoruz….

Ve bu muhteşem günü çölde batırıyoruz… Develer geçiyor batan güneşin önünden…

Çöl dönüşü, çadırımızın verandasında, Türkiye’den bu yana yanımızda taşıdığımız 1 şişe proseccoyu açıyoruz. O kadar mutlu ve hayat dolu bir gün geçirmişiz ki kutlanmayı hak ediyor. Verandamızdaki halıyı açıp, yastıklara yaslanıyoruz. Alaaddin masalında fırlamış gibi bir günün bitişine çok uygun bir final oluyor. Gün bitiyor ama bizim bir gece aktivitemiz var. Daha gidip yıldızları izleyeceğiz.

Yıldız gözlemi yapmak için çölün karanlık bir alanına gidiyoruz. Önce gökyüzü hakkında temel bilgiler hakkında bir sunum yapılıyor, sonrasında karanlık bir alana geçerek, gözlerimizin karanlığa alışmasını bekledikten sonra bu defa uygulamalı olarak kutup yıldızını, gezegenleri, takım yıldızlarını gökyüzünde izleyip, hikayelerini dinliyoruz. Sonrasında ise büyük teleskoplardan sırası ile Satürn, Jüpiter ve bazı yıldız kümelerine bakıyoruz. Jüpiter ve Satürn’ü görmek heyecan verici. Satürn’ün halkaları, Jüpiterin uydularını görebilmek çocukça bir heyecan veriyor yine. 🙂 Kampa döndükten sonra günün yorgunluğu ile bayılıveriyoruz. Çünkü ertesi sabah bu defa balon turu için erken kalkacağız.

Sabah saat 5’te balon ekibi ile buluşup, balonların kalkacağı yere doğru yola çıkıyoruz. Wadi Rum’da balon turizmi henüz bizim Kapadokya’daki kadar yaygınlaşmış durumda değil. O yüzden kalkan balon sayısı sadece iki. Pilotlarla sohbet ettiğimizde onların da dönemsel olarak dünyanın farklı bölgelerinde balon uçurduklarını dinliyoruz. Türkiye’ye gelmemişler daha önce ama bu muhtemelen bizim ülkemizde zaten çok sayıda yerli balon pilotumuzun olmasından kaynaklı.

Pilotlar kalkış öncesi bize bir güvenlik brifingi veriyor. Uçuş esnasında da epeyce temkinli davranıp, hemen hemen aynı bölgede dolaşıyorlar. Kapadokya’daki cengaver Türk Pilotları ile kıyaslayınca epey heyecansız bir uçuş bu 🙂 Ama bir önceki gün yerden deneyimlediğimiz çölü bu defa havadan doya doya izlemek çok keyifli.

Tur sona erince kampa geri dönüyoruz, kahvaltının ardından, toparlanıp Amman’a doğru yola çıkıyoruz. Çöle veda etmek bana zor geliyor. Bir gün daha olsa imiş, verandada çöle karşı keyif yapıp kitabımızı okuabilseymişiz güzel olurmuş diye düşünüyorum. O yüzden Petra gibi Wadi Rum’a da 2 gün ayırmak gerçekten iyi bir fikir olabilir. Şimdi gidiyor olsak biz muhtemelen öyle yapardık.

Yorum bırakın