Göl Kenarındaki Cennet: Guatapé’ye Bir Yolculuk

Kolombiya’daki 2. günümüzde jetlag etkilerini henüz atamadığımız için gecenin ortası uyanıyoruz. Türkiye’den tam 8 saat uzakta Kolombiya. O yüzden vücudun alışmasının biraz zaman alması normal. Yorgunluk ilk bir kaç gün devam ediyor ama sonra vücut bulunduğu saat dilimine alışıyor. Kaldığımız otelin kahvaltı salonu çok havadar. Keyifli. Kahvelerimizi içtikten sonra grupla buluşup turt otabüsüne yerleşiyoruz. Bugün Medellin’e 2 saat mesafedeki Guatapé’ye gideceğiz. Guatapé 1970’lerde yapımı tamamlanan bir barajdan dolayı sular altında kalan bir kasaba. Kasabada yaşayanlar baraj inşaatı başlamadan yeni Guatapé’ye taşınıyorlar. Barajın tamamlanmasıyla birlikte oluşan gölet turistik faaliyetler için kullanılmaya başlıyor. Göletin bu kadar çekici hale gelmesinin sebebi ise, “La Piedra del Penol” olarak bilinen büyük granit bir kaya ve tepeden hakim olduğu muazzam manzara.

Tepeye çıkan merdivenler tam 649 basamaktan oluşuyor. Çıkabilir miyiz, zorlanır mıyız, yarı yolda geri döner miyiz soruları aklımızda dolaşırken merdivenlerin dibine vardık. Çıkanlara ve inenlere bakıp, çıkarız canım dedik ve birer şişe su alıp tırmanışa başladık. Aradan biraz zaman geçince anladık ki çıkmak çok zor değil; dinlene dinlene kendi hızınızda çıkabiliyorsunuz, merdiven köşebaşlarında durup dinlenebileceğiniz, manzarayı izleyebileceğiniz noktalar var. Ancak yarı yolda dönme şansınız yok. Yani çıkmaya karar verdiyseniz tepeye kadar devam etmeniz gerekiyor. Zaten bence çıkıp çıkmamak konusunda kararsız kalanlar için en büyük çeldirici geri dönme şansının olmaması oluyor. Merdivenlerin tam orta noktasında bir ilk yardım alanı var. Hiç gerekmemesini dilemekle birlikte böyle bir alan bulunması da önemli.

Bu kaya tırmanışı konusu nereden geliyor derseniz, 1954 yılında, bir yerli rahip olan Luis Eduardo Villegas López ve iki arkadaşı, bir iddialaşma üzerine bu granit kayaya tırmanmaya karar veriyorlar. Doğal çatlakları ve ipleri kullanarak yaptıkları bu tırmanış 3 gün sürüyor. Rahip ve arkadaşları imkansız olarak bakılan bu tırmanışı başarıyla tamamlamalarının ardından bölgede üne kavuşuyorlar.

Daha sonrasında bugün de yukarı çıkmak için bizim de bugün kullandığımız merdiven yapılıyor ve insanlar akın akın burayı ziyaret etmeye başlıyor, bölge bir turizm bölgesine dönüyor. Tepeye çıkınca gördüğümüz manzara gerçekten nefes kesici. Yukarıda soluklanabileceğiniz soğuk, sıcak içecek satan kafeteryalar mevcut. Ferah ve kalabalığa rağmen bulunduğunuz yerin bir granit kayanın tepesi olduğu göz önünde tutulduğunda olabildiğince geniş bir alan. Tepede boşalan su şişelerimizi yenileyip, taze dilimlenmiş mangolardan yiyoruz. Fotoğraf ve video çektiren kalabalığa karışıp biz de manzaranın tadını çıkarıyoruz. Şu manzara 650 basamak çıkmaya değmez mi? Göz kamaştırıcı değil mi gerçekten de?

Bir süre sonra inişe geçiyoruz. Nedense iniş bana daha uzun geliyor. Belli noktalarda yaya trafiği sıkışıyor ama yaklaşık 10-15 dakika sonra kendimizi aşağıda buluyoruz. Tırmanışı başarı ile tamamlamanın şerefine kendimize birer bira ısmarlıyoruz ve yaklaşık 1 saat gibi bir sürede güneşin bizi nasıl kavurduğunu anlıyoruz. La Piedra’ya çıkarken yanınıza su almak kadar yüksek korumalı güneş kremi sürmek de çok önemli. Ekvator’a yakın bir bölgede, aşağı yukarı 2000 metredeyiz. Güneş burada gerçekten çok yakıcı. İyi bir güneş kremi olmazsa olmaz; aksi takdirde beyaz tenlilerin ıstakoza dönmesi işten bile değil.

Biraz dinlendikten sonra bu defa Guatape Köyü’ne doğru yola devam ediyoruz. Kilise meydanından başlayarak ara sokaklara dalıyoruz, rengarenk boyalı ve süslemeli evlerin arasında geziniyoruz. Bu köy zocalolarıyla ünlü. Zocalo, yapıların üzerinde o evde oturan aile ve mesleği ile ilgili bilgi veren semboller anlamına geliyor. Örneğin bir aile hayvancılıkla uğraşıyorsa evin üzerinde inek ve buzağı sembolleri görüyorsunuz.

Öğle yemeğini buradaki restoranlardan birinde yiyoruz. Menüde sarımsaklı kızarmış bir tatlı su balığı var. Açıkçası Kolombiya mutfağından henüz çok etkilenemedik. Çok fazla hamur işi, fazla kızartma ve az sebze gördük. Restoranlarda Şili ve Arjantin şarapları mevcut, ancak biz önceliği yeni keşfetmeye başladığımız Kolombiya biralarına verdik. Patatesi ilk yetiştiren halklar buradaymış; patatesin bin tonunu bulmak mümkün.

Sonrasında, yarım saat ötedeki bir iskeleden bindiğimiz tekne ile La Piedra’nın eteklerindeki Guatapé baraj gölünü gezmeye başlıyoruz. Bugün, baraj gölünün etrafında zenginlerin evleri bulunuyormuş. Kim derseniz Maluma ve Kolombiya Milli takımının forveti ve kalecisinin burada evleri varmış.

Geçmişte Escobar’ın da burada, Hacienda La Manuela adını verdiği, havuzları, helikopter pisti ve geniş yeşil alanları olan lüks bir evi de varmış. Bu evin adı, Escobar’ın kızı Manuela’dan geliyormuş. 1993 yılında, Escobar’a karşı bir araya gelen ve “Los Pepes” (Pablo Escobar tarafından zulme uğrayan insanlar) olarak bilinen bir grup, Hacienda La Manuela’yı hedef alıp, bombalayarak büyük hasar vermiş. Bu olay, Escobar’ın düşüşünün de sembollerinden biri haline gelmiş. Bu ev bugün devlete ait ancak aktiviteler için özel şirketlere kiralanıyor.

Turizm açısından gelişen bir bölge olduğu için göl kıyısında tiny house tarzında oteller de görüyoruz. Su sporları da burada yapılan diğer aktiviteler arasında yer alıyormuş. Bu gezi yaklaşık 1 saat sürüyor. Ardından Medellin’e dönüş için aracımıza biniyoruz.

Guatapé’de geçirdiğimiz zaman bizim için gerçekten çok keyifli hep hatırlayacağımız anılar bıraktı. Fiziksel limitlerimizi tatlı tatlı zorlayan, nefis manzaralarla kucaklayan ve güzel bir tekne turu ve kasaba gezintisi ile tamamlanan bu güzel gün olmadan, Guatapé’siz La Piedrasız bir Medellin gezisi eksik kalırdı. O yüzden, Medellin’de iseniz ve bir kaç gün kalacaksanız buraya 1 gün ayırmanızı kesinlikle çok tavsiye ederiz. Guatapé kasabasının kendisi de çok keyifli ve rengarenk. Buralara kadar gelmişken kaçırmayın, hatta vaktiniz genişse 1 gece de konaklayın. Biz gün batarken Medellin’e dönüyoruz. Hızlıca yemek yedikten sonra dinlenmeye çekiliyoruz çünkü ertesi gün uzun bir yolumuz var.

Yorum bırakın