San Agustin: Kolombiya’nın Gizemli Taş Heykelleri ve Unutulmuş Bir Kültür

Kolombiya, 32 departmandan oluşan büyük ve çeşitli bir ülke. Yolculuğumuz şu ana kadar bu bölgelerden beşini kapsadı. İlk durağımız, Antioquia departmanındaki Medellín oldu. Renkli sokakları, gelişmiş metro sistemi ve sanat dolu atmosferiyle bu şehirde geçirdiğimiz zaman aslında bize yetmedi. Ardından yine Antioquia’da yer alan Guatapé’ye geçerek, El Penol Kayası’na tırmandık ve muhteşem manzaraları izledik, bot turu ile çevreyi tanıdık. Kahve tarlalarıyla ünlü Quindio departmanındaki Salento’ya vardığımızda ise Kolombiya’nın aromatik yüzüyle tanıştık. Burada kahve üretim sürecini konusunda epey detaylı bilgi edindik ve Cocora Vadisi’nin gökyüzüne uzanan balmumu palmiyeleri arasında yürüyüş yaptık.

Salento’dan sonra rotamızı Valle del Cauca departmanındaki Cali’ye çevirdik. Salsa başkenti olarak bilinen bu şehirin ünlü kedileri ile tanıştık ve trompet heykelini gördük. Ardından, beyaz kolonyal binalarıyla ünlü Cauca departmanındaki Silvia ve Popayan’a geçtik. Yerli kültürü ile en yakın temaslarımız burada oldu.

Popayan’dan San Agustin’e: Zorlu ve Uzun Bir Yolculuk Sonunda Ödül Gibi Bir Otel

Şimdi sırada, Huila departmanındaki San Agustin var. Ancak bu yolculuk, Kolombiya’daki en meşakkatli rotalardan biri olarak biliniyor. Popayan’dan San Agustin’e uzanan yaklaşık 6.5 saatlik yolculuk, yer yer asfalt olmayan, bol virajlı ve zaman zaman çamurlu yollarla dolu. Aslında hepitopu 130 km yol, ama yol yola benzemediği için bu kadar uzun sürüyor. Bizim açımızdan bir sıkıntı da aracın en arkasında oturuyor olmak o yüzden sanırım sarsıntıyı en fazla biz hissediyoruz. Sanki bir rollercoasterdaymışız gibi her tümsek ve virajda havalanıyoruz.

Bu yol boyunca Puracé Milli Parkı’nın içinden geçiyoruz. Yoldaki yoğun yağmur manzarayı izlememize engel oluyor ama geçtiğimiz yer And Dağları’nın sisli vadileri, yoğun yeşil ve su kaynaklarıyla dolu bir yer. Ayrıca burası, kondor kuşlarının (Akbaba ailesinden, Kolombiya için önemli bir kuş türü) gözlemlenebildiği en iyi yerlerden biri olarak biliniyor. Yol boyunca, Kolombiya’nın en önemli nehirlerinden biri olan Magdalena ile kesişen noktalardan geçtik.

Otele varmadan kısa bir süre önce yağmur duruyor, hava açar gibi oluyor ve yol sonunda bitiyor. Oteli görünce bütün yorgunluğumuz geçiyor. Muazzam bir yerdeyiz. Her yer fotoğraf arka planı olarak düşünülüp tasarlanmış gibi bir oteldeyiz: Akawanka Lodge.

Akşam yemeğine kadar dinlenme vaktimiz var ve ortamın keyfine varmak için otelin verandasında birer bira içmeye iniyoruz. Otelin köpeği bir Malinois, müthiş akıllı bir hayvan, ağzında topu ile geliyor. Kendine oyun arkadaşı arıyor. Tabi ki gönüllü oluyoruz. Topu atabildiğimizce uzağa fırlatıyoruz her defasında yakalayıp geri getiriyor. Biz yemeğe geçince biraz bekliyor, doyduğumuza kanaat getirince topuyla birlikte masamızı ziyaret ediyor. Biraz daha oynadıktan sonra biz odamıza çekiliyoruz, o da sanırım kendine yeni oyun arkadaşları buluyor.

San Agustin Arkeoloji Parkı

Bizim Popayan’dan San Agustin’e gelmemizin sebebi buradaki arkeoloji parkı. Ancak, park girişinde yağmur başlayınca bizim grubun yarısı en az 2-3 saat sürecek bu yürüyüşe katılmaktan vazgeçti. Biz üzerimizde uygun kıyafet ve ayakkabı olduğu için yola devam edebildik. O yüzden buralara gelirseniz, yağmurluk ve yürüyüş botunuz yanınızda olsun. Çamur ve kaygan zemin sebebiyle, spor ayakkabılar da buralarda yürümeye çok uygun değiller.

Burası doğa ile tarihin iç içe geçtiği bir yer. Yemyeşil, göğe uzanan ağaçların arasında gördüğümüz heykeller M.S. 1. yüzyıldan 9. yüzyıla kadar süren bir dönemde yapılmış. İlk dönemlerde daha basit olan figürlerin, zamanla ince işlenmiş yüz hatları ve sembollerle süslenmiş bir hale geldiğini görüyoruz. Maalesef burada yaşayan insanlar hakkında çok fazla bir bilgi edinilememiş. Tarihte kayıt edilemeden yitip gitmişler, o yüzden de insan biraz garip hissediyor.

Park çok geniş bir arkeolojik alan ve büyük bir nekropol. Hatta dünyanın en büyük nekropolü olduğu söyleniyor. Park UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor ve dört ana bölümden oluşuyor. Parkın girişinde bir müze bulunuyor. Bu müze bölgenin arkeolojik tarihine, keşif sürecine dair bilgiler veriyor. Biz müzeyi girişte değil, çıkışta gezdik.

İkinci bölüm, Heykel Bahçesi (Bosque de las Estatuas). Burası bir açık hava heykel parkı, heykeller orijinal yerlerinde bulunmadığı için park içerisinde sonradan küratörlerin oluşturduğu kontekse göre yerleştirilmişler. Gördüğümüz bu heykeller, aslında birer mezar taşı. Elit kesim, yani o dönemin soyluları için yapılmışlar. Heykellerin çoğu, dini ritüelleri, insan figürlerini ve hayvan motiflerini temsil ediyor. Maymun, yılan, jaguar, kartal gibi hayvanlar sıkça karşınıza çıkıyor. Tıpkı diğer animist kültürlerde olduğu gibi, hayvanların özelliklerini insanlara atfetmişler. Mesela jaguar güç ve cesaretin sembolü, kartal ise göklerle olan bağı temsil ediyor.

Bu elitlerin arasında özellikle şamanlar önemli bir yere sahip. Şamanlar, gökyüzüyle iletişim kurduklarına inanılan insanlar. Gökyüzünü sembolize eden gökkuşağı, heykellerde sıkça kullanılmış bir motif. Şamanların tanrılarla konuştuğuna inanılıyor sırları bilen kişiler olarak toplumda kutsal bir role sahipmiş.

En dikkat çekici detaylardan biri de heykellerin bazılarında görülen şişkin yanaklar. Bu, o dönemde yaşayanların koka yaprağı çiğneme geleneğini gösteriyor. Koka yaprakları, enerji verici etkileri nedeniyle hem günlük yaşamda hem de dini ritüellerde kullanılmış. Şamanların, bu yaprakları çiğneyerek transa geçtiklerine ve doğaüstü güçlerle bağlantı kurduklarına inanıyormuş.

San Agustin kültüründe elit kesim, kendilerini sıradan halktan fiziksel deformasyonlarla ayırıyormuş. Örneğin çocukların kafalarına daha doğar doğmaz kelepçeler takılarak ve kafataslarının şekli uzatılırmış. Böylece normalden farklı bir görünüm elde edilerek  farklı ve daha üst bir statüde oldukları gösterilirmiş.

Üçüncü bölüm, açıklık alanlardaki Las Mesitas dedikleri teraslar. Bunlar yine mezar ve ritüel alanları.

Parktaki, dördüncü bölüm aynı zamanda bizim Parkta bizim en sevdiğimiz yer: Fuentes de Lavapatas (Lavapatas Çeşmesi). Bu bir dere yatağının taş zeminine oyulmuş bir heykel aslında, içinde havuzlar var, çeşitli semboller ve figürler kullanılmış. Bu sembollerin, San Agustin halkının kozmolojisini yansıttığı ve yeraltı, yeryüzü ve gökyüzü gibi farklı katmanları temsil ettiği düşünülüyor. Ayrıca, bu alanın şamanik ritüeller, dini törenler ve doğum gibi önemli olaylar için kullanıldığına dair teoriler de var.

San Agustin sadece taş heykelleriyle değil, doğasıyla da çok güzel. Yemyeşil bir ormanın içerisinde yürüyorsunuz ama aynı zamanda son derece güzel organize edilmiş patikalardan geçiyorsunuz. Yürüyüşün sonlarına doğru Park’ın içindeki kafe alanına geliyoruz. Burada hem temiz tuvaletler, hem de leziz kahve ve çikolatalı kek var. Yağmurda yaptığımız o yürüyüşün üzerine hem de porselen fincanlarda yanında bir dilim kekle ikram edilen kahvenin tadı hala damağımızda. Yürüyüşe devam ediyoruz ve aşağı yukarı 4 saatin sonunda parktan çıkıyoruz. Dışarıda kurulmuş standlarda, yerli halk parkın içindeki heykellerin irili ufaklı kopyalarını satıyorlar. Orhan ile iki farklı şaman heykeli seçiyoruz, hatıra olarak İstanbul’a götürmek üzere çantamıza atıyoruz. Gökyüzünü kapatan ağaçların arasında zaman geçirmenin ne kadar keyifli olduğunu düşünerek, grubun geri kalanı ile buluşmaya gidiyoruz.

Öğle yemeğini, Donde Richard diye bir restoranda yedik. Şahane ızgara et yapan bir yerdi, şefe teşekkür edip, ocak başında fotoğraf çektirdikten sonra Magdelena nehrine yakınlaşacağımız manzaralar yakalamak üzere yola devam ediyoruz.

Akşam üstü, San Agustin’e geri dönüp, bu defa kasabada bir tur atıyoruz. Burası Popayan ya da Salento kadar bakımlı ve süslü bir yer değil. Ama Kolonyal mimariyi her şekilde derinden hissedebildiğiniz bir yer.

Şehir içinde biraz gezinip, sokakta satılan peynirli arepaların tadına bakıyoruz. Bu peynirli arepalar denk gelinirse kaçırılmaması gereken bir lezzet.

Akşam yemeği, bir süre İspanya’da yaşayan, o dönemde Türkiye’ye gelip saç ektiren bir şefin restoranında. O ana kadar kendimizi en turist hissettiğimiz akşam oluyor. İyi de geliyor turist olmak. Günlerdir epey karayolu yaptığımız ve günlük ortalama 4-5 saat yol gittiğimiz bir haftanın sonundayız. Cocora vadisinde hafiften sineklere yem olmuşuz, zaman zaman yemekler bize çok hitap etmemiş, ama sonra şahane bir otele gelmişiz, gündüz müthiş bir ormanda 4 saat yeşillerin arasında ve yağmurda yürümüşüz, üstüne akşamına bizi çok sıcak şekilde karşılayan bir şefin restoranına gitmişiz. Şef bize Valencia usulü muazzam bir deniz ürünlü paella yapmış. Üstelik kendisi getirip servis etmiş, hatta içki siparişlerimizi almış. Canlı bir müzik grubu var, geleneksel ve çok bilindik Latin şarkılarını çalıyorlar. Şımarıyoruz, keyifleniyoruz.

Sonrasında otele dönüp dinlenmeye çekiliyoruz. Yarın yine yollarda olacağız. Bu defa karayolu ile değil uçakla Bogota’ya uçuyoruz. Kolombiya’ya ilk ayak bastığımız başkenti bu defa gezmek için ziyaret edeceğiz.

Yorum bırakın